Yazar Arşivi Gülderen Kılıç

ileGülderen Kılıç

A.’nın “A’nın Öyküsü’ne” yanıtı

Bu yazıyı ilk okuduğumda çok ağlamıştım ve yaşadığım yolu,tecrübeyi ya da dönüşümü anlatabilmek bu yazıdan iki yıl kadar sonrasında gerçekleşebildi.Başlangıçta ilk gittiğim halde çıkmazlar içindeydim.Hala hatırlıyorum ruh halimi.16 yaşında bir insan ne kadar çıkmaz içinde olabilir.Çıkmazlar içindeydim.Zihnim karanlık bir odada hapis gibiydi ve selin ortasında uzatılan bir dal gibide tutundum terapiye.Benim acabalarım yoktu,amalarım yoktu başka şansım yoktu başka çıkışım yoktu.Bende öyle tutundum ki doğduğumda hayata tutunduğum gibi.Başlangıçta inancım yoktu , zaman geçtikçe önce yaralarımı iyileştirdim sonra kendi varlığımın farkına vardım.Tuhaf şey bir hayat yaşıyorsun herşeyi anlıyorsun ama kendi varlığını tanımayı sonradan öğreniyorsun.Kendi varlığımın farkına vardığımda birşey daha oldu.Kötülerim kötü olmaktan çıktılar,insan olmaya ait durumlar oldu.Önce kendime karşı bir hoşgörü oluştu içimde sonra etrafıma.Sonra birşey daha oldu daha az dışarıdan beklentisi olan bir insan oldum.Kendimi o kadar çok hissettim ve bu bana öyle iyi geldi ki mutluluğun oyuncaklarla olmadığını anladım ve insanlarla da alakalı değildi.Sorunlarımın sadece yarısını çözdüğümü biliyorum ama o yarısında bile zihnimin karanlık bir odadan ferah bir ormana açıldığını hissediyorum.Burada terapistimi insan olarak sevmemle birlikte süreç içinde benim terapimde bu gelişti,terapistimin en iyi yanı şuydu bana herkes nerede hatam olduğunu zaten gösteriyordu.Bana gerçek anlamda bir çözüm yolu öneren ve bu çözüm yolunu uygulanabilir kılan kimseyi bulamadım ve terapistim bana bunu sağladı.Sorunlarımı ait olduğu yerde çözmüş oldum iç dünyamda ve tek çözümünde burada olduğunu ve olabileceğini gördüm.Ona nasıl teşekkür ederim bilmiyorum ama bu yazıyı yazdığında çok duygulanmıştım çünkü hayattaki çabamı ve varoluşumu gören bir göz bile bulmak kendimi gerçekleştirme hissini bana yaşattı ve beni özgürleştirdi.Artık başka gözler için değil kendim için varolabiliyorum.
Herşey için teşekkürler.sevgim ve saygım seninle.

ileGülderen Kılıç

nevrotik kişilik

Psikanalizin kurucusu Freud; nevroz, nevrotik kavramlarını belli semptomları gösteren psikolojik rahatsızlıklar için kullanmış, bu kavramla birlikte kuramını geliştirmiştir. Kuramsal ve bilimsel gelişmeler sonucunda pek çok yeni psikolojik olgu, hastalık tanımlanmasıyla birlikte ruh sağlığı alanında nevrotik kavramının etkisi azalmıştır, fakat kavram yine de günümüzde güncelliğini korumaya devam etmektedir. Nevrotik tanısı o dönemler hastalığın şiddetini vurgularken şimdilerde daha hafif düzey patolojiyi, üst düzey kişilik örgütlenmesini tanımlamaktadır; nevrotik yapılanmanın özelliklerine sahip bireyler toplum içinde var olabilen, ego gücü yüksek, gerçeklik algısı nispeten iyi, yaratıcılığı ve üretkenliği devam eden bireylerdir. Nevrotik yapıdaki bireylerin terapiye yönelmeleri; yoğun kaygıya bağlı semptomların artması, kayıp, yas, ayrılık ya da büyük felaketler karşısında egolarının zayıflaması sonucudur, terapide güven ilişkisi kurulduktan sonra uyumlu ve iyileşmeye karşı motivasyonları yüksek görünürler fakat içsel farkındalık ve değişim için sorumluluk almakta zorlanabilirler, terapistle danışan arasında kurulan sağlıklı ilişki bu zorlukların aşılmasını kolaylaştırır. Terapilerinde bir çok farklı yöntemin kullanılmasına açık danışanalardır; Bilişsel-Davranışçı Terapi, Psikodinamik Terapi, Psikanaliz, Beyin Temelli Yaklaşım, EMDR, EFT, Aile Dizimi gibi yöntem ve teknikler kullanılabilir.

ileGülderen Kılıç

AİLE DİZİMİ

      AİLE DİZİMİ: BAĞLANMA-TRAVMA-TRAVMANIN NESİLDEN NESİLE AKTARIMI

 Bağlanma

Bebekler doğumdan itibaren annelerine onların sevgi ve bakımına bağımlıdır. Aynı zamanda içine doğdukları insan topluluklarına da bağımlıdır. Yeni doğan çocuk tüm gücünü ve duyularını kullanarak annesine yönelir, fiziksel duygusal ve ruhsal gelişiminin kaynağı annesidir, anne-çocuk ilişkisine olumlu bir şekilde ve kolayca uyum sağlama yeteneği doğamızın doğal bir parçasıdır. Anne aracılığıyla çocuk kendini deneyimlemeye başlar. Her insan için anneye bağlanma, ruhsal örüntünün temelidir. Anneyle temelleri atılan kişilerarası bağlanma çok büyük oranda duygusaldır.

Anneler için şartlar ne kadar iyiyse, çocuklar için de o kadar iyi olacaktır, anne çocukken ne kadar çok sevgi almışsa, içinde yaşadığı toplulukça -oradaki tüm kadınlar ve erkeklerce- ne kadar çok desteklenmişse o kadar iyi durumda olacaktır. Eğer anne çocuklukta sevgisiz büyümüş hale o ihtiyaçlarını karşılayacağı insanlar arasında değilse bunun yarattığı ruhsal ve duygusal dünyasını çocuğa aktaracaktır. Bu yüzden de neredeyse her ruhsal problem erken gelişimsel dönemdeki anne-çocuk ilişkisiyle başlar ve devam eder.

Travma

Travma sözcüğü yaralanma anlamına gelir. Bu anlamıyla, tıp alanında kemik ya da doku hasarlarını içeren fiziksel yaralanmaları tarif etmek için kullanılır. Ruhsal ve duygusal alanda ise; algılama, hissetme, düşünme, hafıza ya da hayal kurma gibi süreçler belli dönemlerde ya da uzun vadede belirgin derecede kısıtlanmışsa ve normal olarak işlev görmüyorsa, ruhsal bir yaralanmadan, travmadan  söz edilebilir.

Ruhsal travma, özel bir duruma bağlı tehdit edici faktörler ile kişinin baş etme yeteneği arasındaki tutarsızlığın yarattığı; çaresizlik ve başkalarının, olayların merhametine kalmış olma duygularının eşlik ettiği, buna bağlı olarak kendine ve dünyaya dair algılamada kalıcı şok yaratan kritik deneyimdir.

Travmatik durumdan uzaklaşamıyorsa kişi travmadan kurtulmanın tek yolu vardır, bu da yaşadıklarını bilinçten ayırarak dondurmaktır.  Travmanın duygusu kişinin, bedensel, zihinsel ve ruhsal olarak taşıma kapasitesinin  çok üstünde olduğundan kişi yaşadıklarını dondurarak ve bilinçten ayırarak hayatta kalma stratejisi geliştirir.

Süreğen bir travma söz konusuysa, mesela istismar veya işkence durumlarında, kişisel kimliğin parçalanması gitgide daha otomatik hale gelir. Kişiliğin yalnızca belli bir bölümü bütün kalır ve travmaya dayanır, kişiliğin diğer parçalarıysa geri çekilir. Bu parçalanma sürecinde; algı bloke olur, kişi kendini bir sis bulutundaymış gibi deneyimler, duygular dondurulur, kişi uyuşur, soğuk ve duygusuz hale gelir, bedensiz bilinç durumu oluşur,  kişi sanki bedeninden ayrılmış da olayı dışarıdan izliyormuş gibi yaşar bazen de alt kişiliklere ayrılma görülür.

Travmanın Nesilden Nesile Aktarımı

Travmatik etkiler sadece asıl kurbanla sınırlı kalmaz, çünkü yaşadığımız bir travma içsel olarak gerçekleşir ve ilişki sistemlerimizi hem sosyal hem de kişisel alanda etkiler. Ne var ki durum bununla da kalmaz, ilk travmayı yaşayan kişi ölmüş bile olsa, travma, ilişki sistemlerini etkiler. Ruhsal ve duygusal bağlanma aracılığıyla travmatik deneyimler bir nesilden ötekine aktarılır ve bu şekilde çocuklar ebeveynlerinin travmalarının içine çekilir ve onlardan etkilenir. Travmatik bir olayın kişide yarattığı değişikler , kişinin anne ya babalık ilişkileri üzerinden çocuklara uzanır, bu ruhsal ve duygusal bağlanma süreciyle olur, bir ailenin yaraları nesilden nesile geçer ve sonraki kuşaklar tarafından miras alınır.

  Travmaya maruz kalmış ebeveynler; kaygılarını, negatif duygularını çocuklarına aktarırlar, çocuklarının kendilerini rahatlatmasına, kötü duygularından kurtarmalarına ihtiyaç duyarlar. Çocuklarına yönelik sevgi duyguları felce uğramıştır ve çocuklarının ihtiyaçlarına yönelik içgörüleri de yetersizdir.

Travmatize ebeveynler, bilinçdışı bir şekilde kendi yaşadıklarını çocuklarına aktarır, çocuklar da bilinçdışı bir şekilde ebeveynlerinin yazgısıyla kendilerini özdeşleştirirler. O zaman da çocuk iki çatışan gerçeklik yaşar; kendi gündelik yaşam deneyimi ve anne babasının geçmişte yaşadıkları, sonuç olarak da çocuk kısmi bir kimlik, bilinç bulanıklığı ya da parçalanmış bir kimlik duygusu yaşar.

Travmatik deneyimler, insanları gerektiği gibi duygusal bağlar oluşturmakta aciz hale getirebilir; insanlar öyle ya da böyle ilişki kurabilirler ama gerçek bir bağ oluşturamazlar. Böyle bir kişi ebeveyn olduğunda, kendi benliğinden bölünüp ayrılmış travmatik duygularıyla herhangi bir yüzleşme yaşamaktan kendini koruma ihtiyacı, onu kendi çocuklarına karşı sevgi duymaktan aciz kılar. Kendi travmasının neden olduğu hissizleşmenin bir sonucu olarak çocuğuna karşı herhangi bir olumlu duygu da hissedemez.

Anneyle çocuk arasında herhangi bir duygusal alışveriş gerçekleştiğinde  annenin bütün bastırma ve inkar etme çabalarına rağmen kontrol edemediği ve kendine saklayamadığı, travma duyguları da bu iletişime dahil olur. Bağ kurmaya hazır durumda olan çocuk bu noktada annesinin derin korku, öfke, utanç, üzüntü, suçluluk gibi kötü  duygularının baskısına uğrar. Yine de çocuk annenin bu kötü duygularına rağmen, bütün çocuklar gibi annesini sever ve bütün duygularıyla ona tutunur. Böylelikle çocuk, sevgi ve şefkat yerine, annesinin travmasının yarattığı duygusal kaosu kendi içine almış olur.

Aile Dizimi

Aile Dizimi, karmaşık ilişki sistemlerinde ruhsal çatışmaların nasıl ortaya çıktığını ve geliştiğini anlamaya yarayan bir yöntemdir.

Aile dizimi tekniğinin yaratıcısı teolog ve misyoner olan ve sonradan psikoterapi alanına yönelen Bert Hellinger’dir. Hellinger; 70 ve 80’lerde batı terapi dünyasının mevcut kaynaklarıyla eğitim görmüş ve  çalışmıştır. Moreno’nun aile dinamiklerini sahnelediği Psikodrama tekniğinden esinlenerek kendi Aile Dizim Tekniğini geliştirmiştir. Hellinger ailelerdeki bilinçdışı dinamiklerin, travmaların dizimler aracılığıyla keşfedilebileceğini, bilinçli hale gelebileceğini ileri sürer.

 Çocuklar ailelerinin travmatik yüklerini taşımaya çalışırlar, dışlanmış ve unutulmuş olanlar (tecavüze uğramış, ölmüş olanlar, suça bulaşmış, cinayete kurban gitmiş) sonradan doğanlar tarafından bilinçdışı bir şekilde temsil edilirler.  Anne-babalar travmalarını bilinçdışı olarak çocuklarına aktarırlar ve çocuklar yeniden dengeleme girişimiyle travmatik olayların ya tekrarına ya da travmanın duygusunu yaşamaya bilinçdışı olarak zorlanırlar. Aile Dizimi ile çalışmak, kişilerin bu ‘kör’ dengeleme girişimlerinin farkına varmalarına ve böylece onları değiştirmelerine, aile travmalarından ayrışarak özgürleşmelerine yardımcı olur.

Aile Dizimi Yöntemi; bir terapist eşliğinde birbirini tanımayan bir grup içinde uygulanır. Tanışma ve terapistin açıklamalarıyla çalışmaya başlanır, kişilerin hareket yoluyla duygularını ifade etmesi şeklinde gerçekleşir. Katılımcılardan birinin dizimiyle çalışmaya başlanır. Danışan bakmak istediği konuyu, sorunu  söyler ve gruptan temsilciler seçer ve uygulama yapılır, dizimi yapılan kişi bu sahnelemeyi dışarıdan izler. Kendi hayatı ve aile tarihiyle örtüşen yerleri temsilciler aracılığıyla bütün  olarak görür. Kişi iç dinamikleri ve içsel travmasının fotoğrafıyla objektif olarak karşılaşır, terapist eşliğinde travmasıyla yüzleşir, değişim ve dönüşüm için nereden başlayacağı konusunda farkındalık kazanmasıyla çalışma sonlandırılır.

Temsilcileri danışan seçer, çoğu zaman danışan, temsilcileri ya görünüşlerine , kendilerini takdim edişlerine ya da bilinçdışı bir şekilde aldıkları minik sinyallere bağlı olarak temsil edecekleri kişilere benzerliklerine göre seçerler. Tanışma  kişilerin birbirleri hakkında fikir edinmesi açısından önemlidir. Kişiler bilinçdışı bir sezgiyle grupta kendilerine benzer travmatik deneyimleri olanları duyumsayabilir ve bu insanları kendi dizimlerinde temsilci olarak seçerler.

Aile dizimi çalışmalarında temsilciler uygulama sırasında rollerine analitik olarak düşünerek girmezler, temsil ettikleri kişinin ruhsal ve fizyolojik koşullarını anında ve doğrudan algılayıp deneyimlemeye başlarlar ve ona göre hareket ederler.

Temsilci olgusu, İtalyan fizyolog Giacomo Rizzolatti’inin beyin araştırmalarındaki keşfi olan “ayna nöronlar” tarafından doğrulanmaktadır. Bu nöronların, bir eylemi gerçekleştiren kişiyi izleyen kişide de ateşlendiği  gözlenmiştir. Bu nöronlar keşfedilir keşfedilmez, beyin araştırmacıları, bu aynalama ilkesini, diğer önemli ruhsal işlevlerle bağlantılı beyin bölümlerinde de keşfettiler. Ayna nöron hücreleri ile kişinin duygulanım ve hislerinin tıpkı bir uyarıcı gibi, karşısındaki kişinin  duygularını  harekete geçireceği ve o kişinin yaşadığı duyguları karşısındaki kişinin  de yaşamış gibi tepki verebildiğini kanıtlanmıştır.

Teknolojinin ve iletişimin gelişimi ile psikolojik çalışmalarda da kişinin benliği, kişiliği çevresel etkileşimlerle oluşmasının önemi daha da artmış, vurgulanır olmuştu. sadece kişiyle değil kişinin bulunduğu aile, toplum hatta önceki nesillerin de dahil edildiği yöntemlerin daha etkili olduğu gözlenmiştir, beyin araştırmaları da bunu teyit eder gelişmeler sunmaktadır. Bu çalışmaların ve araştırmanın artması ile psikolojik hizmetlerin daha etkili ve daha hızlı sonuç alınacak şekilde gelişeceğini söyleyebiliriz.

ileGülderen Kılıç

AİLE DİZİMİ ÇALIŞMASI

“Bilmek İyileştirir”

Aile dizimi bir grup çalışmasıdır; grup içinde kişiler çalışma yapmak isteyen kişinin ilişkide olduğu kişi veya duyguları oyun yoluyla yaşayarak uygulaması yapılan kişiye fark ettirir, bu  uygulaması yapılan kişiye şifa olurken oynayan kişilere de izleyicilere de faydalı olur. Çalışma sırasında aile dizimi hakkında da bilgiler verilecektir.

                        

 ÇEKİRDEK AİLESİ VE İLİŞKİLERİNİ,

KÖK AİLESİNDEKİ PSİKOLOJİK DİNAMİKLERİ,

Ve KENDİNİ ANLAMAK İSTEYEN  herkes bu çalışmaya katılabilir.

 

Uygulama Klinik Psikolog Gülderen Kılıç tarafından gerçekleşecektir.

Çalışma bir tam gün sürecektir.

Katılım sayısına göre gruplar oluşturulacaktır.

 

İletişim:

Tel: 0532 485 09 13.

Mail: gulderennn@gmail.com

Web sitesi: www.gulderenkilic.com

                                                                                                                                                  BakırköyİstanbulTerapi

 

 

 

ileGülderen Kılıç

Kimin Sınavı, Kimin Kaygısı?

Beynin hızla geliştiği, soyut becerilerin kazanıldığı, hormonal değişimle birlikte bedensel durumların kişiyi daha fazla kontrol ettiği bir dönem olan gençlik dönemi, gencin geleceğini de belirleyeceği bir dönemdir ve en büyük motivasyonları büyümektir.

Ergenin engellenme, hazzı erteleme, hedefe odaklanma gibi becerileri yetişkin düzeyde değildir, sınavlar da çocuğun bu becerilerini geliştirmede önemli araçlardır, sonuç ne olursa olsun kişisel gelişim, beyin gelişimi için bir kazançtır sınav süreci. Üniversite mezunu insanların daha az suça bulaşmasının bir nedeni de dürtü kontrolünü sağlayan prefrontal bölgesini daha çok kullanmasına bağlı olarak (düşünme, üretme, öğrenme süreçlerini yöneten bölge) daha gelişmiş olmasının da etkisi vardır. Çok sık olmasa da üniversite mezunu insanlarda da dürtü kontrolü gelişmemişse teknolojik ve bilgisini kötüyü kullanma şeklinde suç işleme eğilimi olabilir; toplumu yanlış yönlendirme, mesleğini kötüye kullanma gibi.

 Sosyal ve ekonomik koşullar sosyal medya teknoloji, anne baba ile ilişkiler çocuğun gelecekte ne olacağını belirleyen faktörlerdendir. Sınava girecek gençler bunları üzerinde taşıyarak sınava hazırlanırlar; ülkenin ekonomik koşulları, iş bulma stresi, anne-babanın beklentileri, kendisiyle ilgili beklentiler. Çocuğun motivasyonu, kendi gelişimi, gelecek kaygısı, geçmişin etkisi, bugünkü koşulların baskısı altında şekillenir. Çocuğun sosyal koşulları, sosyal uyumu iyiyse sınavla ilgili yükü de azalır, fakat bazı durumlarda sosyal ve ekonomik koşulları değiştirmek adına sınav önemli bir yer edinebilir kişi de.

Gelişimsel olarak sınava girdikleri yaşlardaki gençlerin uzun vadeli hedefler için kısa vadeli hazlardan vazgeçmeyi sağlayan beyindeki prefrontal korteks henüz gelişimini tamamlamamıştır. Sosyal medya ve teknolojinin kullanımı da çocuğu motive edebileceği gibi anlık hazzı tetiklediği için uzun vadeli amaçlar için yaptığı işe odaklanmasını azaltır, bozar. Anne-baba rahatlamak, kötü duygudan uzaklaşmak için sosyal medya ya da telefona yöneliyor ve uzun süre orada vakit geçiriyorsa, çocuğun bu çeldiricilere çok daha çabuk yönelmesine neden olur.

Anne-babalar kendi duygu, istek ve çatışmalarını çocuğa bilinçli ya da bilincinde olmadan aktarırlar. Anne ya da baba kendi okuyamamışsa çocuğun okumasını çok ister, çocuk anne babanın isteğini gerçekleştirse de bir şey eksik gibi hisseder ya da onların isteklerini gerçekleştiremeyecek diye yoğun baskı ve kaygı duyar. En önemlisi de çocuk anne babasıyla ilgili duygu ve çatışmalarını sınav üzerinden yaşar ve onlarla didişmenin aracı haline gelir sınav.

Anne babalar kendi geçmişine bağlı olarak, farkında olmadan çocuğun yetersizliğinden beslenir, çocuk yetersiz kaldığında kendilerini işe yarar hissederler. Bilinçli tarafları çocuk başarılı olsun, bilinçdışı yanları olmasın isteyebilir, çocuğa geçen bu karışık mesaj çocuğu da hem başarılı olmaya hem de başarısını sabote edecek davranışlarda bulunmaya yönlendirir.

Olumsuzlukların, başarısızlıkların aşırı önemsendiği ya da hiç önemsenmediği durumlarda sınav döneminde aile ve çocuk bu sürece hazırlıksız yakalanır. Sınav da iki seçenek vardır, başarı ve başarısızlık; başarısızlık seçeneğinin varlığı bile yoğun kaygı, panik yaratır, kişinin amaca yönelik davranışlarda bulunmasına engel olur, bu da kişide ümitsizlik, çaresizlik duygusuna neden olur.

Her sınav bir son yeni bir başlangıç için verilir. Ayrılık ve ayrışma gibi konularda yeteri kadar başarılı olamamış çocuklarda birey olmanın verdiği belirsizlik ve ne yapacağını bilememe hali sınavı olduğundan daha büyük bir mesele halini getirir.

Sınav kaygısında kişiler; ya başarısız olursam ya da sınavda hiçbir şey yapamazsam donup kalırsam, bayılırsam şeklinde terapiye gelirler. Başarısızlığın verdiği hayal kırıklığı, kaygı umutsuzluk bazen çaresizlik kendini değersiz hissetme, başarılı olup kendini değerli hissetme, mutlu olma gibi duygular  sınav süreci içinde yaşanabilecek duygulardır. Kişi bireyleşmiş, anne babadan ayrışmış ve ayrı bir kimliğe sahipse bu süreçte duygular hak ettiği kadar yaşanır. Bir miktar kaygı olması, negatif duygular olması öğrenmede aktif olmayı, beynin daha aktif çalışmasına katkıda bulunur.

Sınav kaygısı terapide nasıl ele alınır?

Sınavın anlamı kişiye buldurulur, anne-baba ya da yakın ilişkilerindeki sınavla ilgili duyguları kişinin duyguları ayrıştırılır.

Sınavın olası sonuçları ve yarattığı duygular konuşulur.

Çalışma daha uzun süreliyse kaygının kökeni ve nedenleri araştırılır, kişi serbest çağrışımla bu duygu ve düşünceleri boşaltır ve kaygıyla birlikte diğer kötü duygulara karşı benliği güçlendirilir.

İşbirliği yapıyorsa aile onlarla da çalışılır; kendi duygu ve davranışlarını fark etmeleri, genci olumsuz etkileyecek davranışlardan kaçınmaları için çalışmalar yapılır.

Gencin sınav anında kaygısıyla nasıl baş etmesi gerektiğiyle ilgili egzersizler öğretilir ( dikkatini başka yöne kaydırma, nefes egzersizleri, uzun bir çalışma ise kaygının ait olduğu kişiyi bulup ayrıştırma, bedensel duyumlarına odaklanma gibi).

Çocuğun sınava kaygısı düşük biriyle gitmesi uygundur, kaygı çok hızlı bulaşan bir duygudur, sınava giren ve kaygılı olan genci daha da kaygılandıracaktır,  bu konuda genç ve aile yönlendirilir.

Aileye çocuğa beynin işleyişi, öğrenme süreci anlatılır, kendisine özgü öğrenme yöntemi bulması sağlanır, kişinin kendine has öğrenme yöntemi ve plan oluşturması kişinin ona daha çok sahiplenmesine neden olur. Aileye de çocuğa da sınav sürecinin her aşaması ve sonuçları hakkında bilgilendirme yapılır.

ileGülderen Kılıç

Psikoterapi Öyküleri -B’nin Öyküsü-

Odaya girip karşıma oturduğunda  sanki anneannesi veya babaannesini bayram ziyaretine gelmiş bir gençti, resmiyet ve yakınlığı korumak ister gibi. Sevilmeyle beğenilme arasında gidip geliyor, dikkatlice bakınca kaçma, saklanma isteği görülebiliyordu.

Sen doğru olanı yap, ben kendim hallederim, tarifi ver, ben pişiririm der gibiydi. Söylediklerimi oldukça dikkatli dinliyor, çelişki arıyor, hem bulmak hem hiç bulmamak ister gibi kendi çelişkisinde bakışları dalgalanıyordu.

Ben de ise güven duygusu, tanıdıklık duygusu yaratıyordu (karşı aktarımına bak!) Yalnız, genç ve bir o kadar da kendine sahip çıkan hali vardı. Bu ilk izlenim, ilk his çalışmamızdan çok fazla yararlanabileceği, bu çalışmanın ona iyi geleceği ve benim kendi tarafımda ise anlaşılacağım duygusu. İyi bir başlangıçtı bu izlenimler. Terapilerde danışanlar çoğunlukla sizi anlamaz ya da anlamamazlıktan gelir(direnç), tekrar tekrar aynı şey konuşulur, farklı yerlerde, farklı zamanlarda yaşanılanlar arasında bağlantılar kurularak ruhsal farkındalığın olacağını bilmenin sabrıyla denenir, tekrar denenir. Bir yorumun, bir bakışın danışanda yarattığı anlamanın verdiği şaşkınlık, acı, farkındalığın hazzını görmek bu meşakkatli yolun limanıdır, fırtınalı ya da tekinsiz sessizlikteki denizde bir limana ulaşmak gibidir.

Sosyal kaygı yaşadığını, çok rahat olmadığını en çok da başlayıp bıraktıklarını(üniversite, yurt dışı) anlattı, bedenini tutup aralarda gülüşünü kaçırdığı oluyordu, durumu hafifletmek, kendini korumak istiyordu, kimden? Benden, kendinden, anne-babasından belki.

Tedirginliğinin nedeni neydi, neden bacaklarını birleştiriyor, vücudunu içeri doğru kapatıyordu. Penisi kaybolsun istiyordu, pensinden utanıyordu, nedendi? Eşcinsel olduğunu bu arada diye başlayan bir cümleyle söylemiş bir daha bu konuyu açmamıştı.

Sıkılma, sıkıştırıldığı yerde bir süre uyum sağlayıp sonra patlayıp gidiyordu-söylediği- bana bakarken gözlerinde gelip giden yıkabileceklerinden acı duyduğunu görebiliyordum, sanki yardım et seni de parçalamayayım, lütfen sen dayan pisliklerime der gibiydi.

Dayanıyordum, dayanabiliyordu ben ona o bana şaşırıyordu. Şaşkınlığında bana yakın mı uzak mı duracağını bilemiyordu, bense şaşkınlığına bazen uzak bazen yakın duruyordum .

 

 

 

 

 

 

ileGülderen Kılıç

kadın(lar)

 

Loş bir ışığın altında duvarlara sinmiş sessizlik ve eskiliğinde tarih gizli bir oda. Saçlarına yerleşmiş şarkılarda hüzünlü bir kızı uyuturken, gece çarpıtırken vicdanı çoktan görünmez oluyor gündüzün iyilik perileri, yaşamak mı lazımdı, belki de değildi, kimsenin olmadığı saatlerde sıcak ve sabun kokulu bir duştan sonra sek sek oynayabilmek için değer miydi değerdi, bir çocuğun gülüşü bir ömre sığardı.

 

 

Yorgundu, uzun süre aynı yerde bulunmak bile yorucuydu, koltuğa bıraktı kendini, öyle boş boş bakıyordu duvarlara, sehpanın üzerindeki kitap gözüne ilişti, dikkat çekici hiçbir özelliği yoktu, sade bir kapağı vardı, eskimeye yüz tutmuş bir kitaptı işte. Durdukça üşüşen düşünceleri ve ardından gelebilecek duyguları uzaklaştırmak içindi kitaba uzanması, kendiyle uğraşacak hiç hali yoktu, kitabın içinde kendine düşeceğini nerden bilebilirdi ki. Romanı okumaya başladı, iyi gidiyordu, kendinden uzaklaşıyor, başka bir alemde kendine hızla koşuyordu. Bir kadındı romandaki kendisini oraya yerleştirmiş gibi anlatıyordu yazar, hiç  benzerliği yokken kendisini nasılda buluyordu? Susuz kalmış toprak gibiydi, içtikçe susuzluğunu hatırlıyordu. Kim böyle bilebilirdi ki onu? Tanrı mı? Tanrı hiç konuşmamıştı onunla, çocukluğunda, yalnızlığında, çaresizliğinde hiç konuşmamıştı, o da vazgeçmişti çocuk unutkanlığıyla. Önce kendine baktı, koltukta kıyafetleriyle oturuyordu, çocukluğu hızla uzaklaştı bedeninin kıvrımlarına baktığında, sonra romana döndü.

Tavan arası bir odada, siyah saçlarını savurarak kendini beyaz bir ipe hazırlıyordu kadın, kendisinin de ölsem de kurtulsam dediği zamanlar olmuştu, cesaret edemezdi, bir çocuk içinde oyun oynayıp duruyordu. Kadın ipi doladı boynuna, kapıya doğruydu yüzü, beklediği biri mi vardı? Kurtarsın diye mi yoksa ipte görsün acı çeksin diye mi, sanki kendisi o yüzü görecekmiş gibi kapıya dönük yüzü, ölümden sonrası ölümden önce kuruluyordu tabi.  Beklediği bir erkekti mutlaka, kızların erkektir kahramanı, kimsesiz kızlar hep bir kadına hizmetçi düşerdi.

Tırnaklarını kemirdi, çok benziyordu romandaki odayla kendi odası, tek fark tavandaki ipti, hayran kaldı, ne cesurdu, kendisi ürkek bir kuştu, kim ne dese ona uyuyor, olmadı kaçıp saklanıyordu şu tavan arası kafesine, kadın öyle miydi, saçlarını yaptırmış, dolgun kalçalarıyla, daracık çiçekli geceliğiyle dünyayı deviriyor edasıyla tabureyi yıktı. İrkildi, yüreği hop etti, sayfanın sonuna gelmişti, çevirmek için sayfayı elini kitabın ucuna götürdü, son anda sevgilisi gelecek onu ipten alacaktı, beyaz teni, dolgun memeleri, hüzünlü dudakları sarkıyordu, yere değdi değecekken ayakları ölür müydü insan? Sayfayı salladı salladı vazgeçti, katladı ucunu sayfanın, kapattı kitabı. Evinin en huzurlu yeri mutfağına gidip bir kadeh kırmızı şarap hazırladı, odaya döndü, içerisi fazla geldi, pencereye yöneldi, pencereden  gölgesi yansıyordu kendine. Demek ki kahramandı kendisi de, sorsan nedenini açıklayamazdı, içmeden sarhoş büyüklüğüne kapılmıştı. Yazara, kendine ve kadına kadehini kaldırdı, her gece gözlerini sıkıp Tanrı’yla buluşmayı hayal eden kıza göz kırptı.

Neden mutluydu ve neden roman bu kadar etkilemişti, kimdi o kadın? Elindeki kadehe baktı sonra uzaklara daldı şarabın gölgesinden, ardarda çatılar uzanıyordu, birbirine yaslanmış, birbirinin üstüne çıkmış, kimi tek başına sivrilmiş, kimi biraz eskimiş, kimi ise oldukça yeniydi, tıpkı insanlar gibi diye düşündü. Gökyüzüne odaklanmak için gözüyle epey yol alması gerekiyordu; odanın loş ışığı, pencere, kadehin yansıması, çatılar ve nihayet gökyüzü, berrak, beyaz bulutlar serpilmişti, adeta eğleniyordu altında süzülen kuşlarla. Aşağısı sıkış tıkış, bin bir olay, bin bir acı, heyecan mutlulukla yığılıydı, fazlaydı insan gibi fazlaydı gibi her seferinde baştan çıkarıyordu insanı. duygular da bu şehir için. Kadehini hafifçe çevirdi, insanın kendini özel hisssettirmek için kurgulanmış bir şey vardı cam kadehle kırmızı şarabın buluşmasında, şarap bir sırrı taşıyor da bir tek senle paylaşacakmış

Bu gün bir farklıydı, aylarca düşünmediğini şu yarım saat içinde düşünmüştü, eve baktı eski tarihi bir evdi, düşündükleri, şarap, tabi ki roman çok etkilemişti, çıkıp hava almaya, sokaklarda dolaşmaya karar verdi. Hava güneşli, açık fakat serindi. Paltosunu giyindi, eteği vardı üzerinde değiştirmeye üşendi, işyerinde ne kadar ciddi olması gerektiğini hatırladı, siyah topuklu ayakkabılarına baktı, giymek istedi onları, basıp sokaklara kaldırımlara diğer sesleri unutup bedenini varlığını hareketini hatırlatan o sese odaklanacak her adımda çevresindekiler silinmeye başlayacaktı. Çocuk ağlamalarına, kadınların şüpheli bakışlarına, erkeklerin ürkek arzulu süzüşlerine aldırmadan yürüdü yürüdü epeydir oturmadığını hatırladığı boğazın kenarındaki banka elleri ceplerinde oturdu, bacaklarını iyice birbirine yapıştırdı etek giydiği içindi, karşısında deniz vardı oysa, denizden bile gizler olmuşuz kendimizi dedi, denize güvenebileceğini hatırlamak gülümsetti, uzun uzun baktı denize, başka bir yakındı kendisine, akan suyu, birbirini zıt yönde akan suyu izledi, biri bir yöne akıyor, diğeri öbür yöne, niye aynı yöne akmazlar ki daha kolay olurdu, insan gibi çelişkiliydi suda. Aklına romandaki kadın geldi, asmış mıydı kendini nedendi, romanın ilk on sayfasında böyle bir sahne mi olurdu, kimdi, nasıl olmuştu hiçbir şey bilmiyordu, romanın başı olduğu için kadın ölmemiş olmalıydı ya da ölmüştü, romanın kahramanın annesiydi çocukken annesi kendini asmıştı ya da kahraman kadın sevgilisi terk etti diye astıysa sevgilisine mesaj gönderip ipi boynuna doladıysa adam gelip onu ipten kurtaracaktı ama gerçekçi olmayacaktı neden gerçek olması için kötü mü sonuçlanmalıydı, trajedi olmayınca gerçek olmuyor muydu? Bunları düşünürken denizin içinde kayboldu, hangi yöne gidiyordu acaba dipten giden akıntıya mı kapılmıştı yoksa yüzeyden gidene mi tutunmuştu, bir de ikisinin arasında kalmak vardı, hiç gidememek demekti, galiba üçüncü seçenekteydi.  Hayatın orta yerinde, kendinin orta yerinde, romanın  orta yerinde kalmıştı. Hatırlamak istemediği ne çok şey vardı, şimdi üstüne üstüne geliyordu, o romanı nasıl almıştı?

Bir İstanbul gezisiydi, kot pantolon, spor ayakkabı, sırt çantası, hafif makyaj, kıyafete uygun  küpeler olmazsa olmazı, öylece sokağa attığı günlerden biriydi, hava güneşli ve güzeldi, ağustos sonu yahut eylül başıydı. İstanbul’u gezmeye doyamıyordu, kayboluyordu, gizleniyordu, kusurlarını bilse de kimseye söylemiyordu, yine İstanbul’da kaybolası gelmişti, en çok Haliç, Karaköy, Galata üçlüsünü seviyordu, kendini evinde gibi hissediyordu. Onca kalabalığa rağmen şehir kendisi için kurulmuş gibi geliyordu, köprü geçsin diye yapılmıştı, yorulduğunda Haliç’e doğru oturup dinlensin diye yapılmıştı o kafeler, balıkçılar, kediler, martılar, denize yansıyan güneş, vapurların düdükleri onun için oradaydı, başka hangi şehir böyle sarardı ki, İstanbul başkaydı, halden anlardı, herkes için yapacak bir şeyleri vardı, kalabalık biraz kaybolabilsin diye oradaydı, kendini kaybetmeden kandırmana izin veriyordu bu şehir diye düşündü muzip bir gülümseme belirdi yüzünde, rüyada olup rüyayı bilmek gibiydi.

Herkesin tanıdık herkesin yabancı olduğu zamanda, ayakları yere bastığı yerden geçerken arkasında gözlerini bırakarak önünü merak edip arkası yarım kalarak geziyordu, bu halin en güzel yanı düşünmeye vakit olmamasıydı, beynini kontrol etmek bu olsa gerekti. Dolaştı çok dolaştı, durdu kaldı, hızlandı baktı, her şeyi içine almak istiyordu, ihtiyacı olduğunda çağıracaktı gördüğü, kokladığı, hissettiği her şeyi. Dükkanlarda duruyor, kendisine aitlik hissettiren bir şey arıyordu, o zaman o satın alınıyor, hasret gideriliyordu, bazen bu bir küpe takı, şal, kazak, kitap olabiliyordu. Bugün kitap olacaktı, kendisinin bile haberi yoktu, kitap almak gibi niyeti de yoktu, ne hava buna uygundu, ne İstanbul, ne martılar, içinde şarkı söyleyen çocuk çamurlara basıp dans edip gezmek istiyordu.

Karaköy’ün dar sokakları onu içine çekti, içeri daldıkça yavaşladı, tekinsiz bir griydi, tıpkı masallardaki gibiydi, çocukları durdurmak içindi masalların o sessiz bekleyişleri, içini hem bir tedirginlik, hem merak hem de bir yalnızlık kapladı, çok mu uzaklaşmıştı kendinden oysa biraz önce içindeki çocuk şarkı söylüyordu, arkasına baktı bildiği sokaklardı, insan geçtiği yeri bir daha geçmiyor aslında, bugünde öyleydi bu sokakları çok iyi tanıyordu, hayır bugün ilk defa geliyordu, neden bilmiyordu öyle bir histi yabancılık.

 Sokakta boğulmamak için bir dükkana attı kendini, düşüncelerine sokak dar geliyordu, dükkan kitapçı dükkanıydı, kendisini hem susturacak hem kendisini dinleyecek kitaplardı, en güvenilir yer orasıydı, daldı dükkana, sadece kitaplar anlayabilirdi onun bu halini, dışardan bakan biri kitap almaya giren herhangi biri zannederdi, neden göremiyoruz birbirimizi gerçekten diye geçti içinden saklanamamak nasıl bir şey olurdu acaba, iyi gelmedi bu fikir. Küçücük bir dükkandı, fikirlerinin mi yoksa sokağın köşesinde miydi, merdivenle iniliyor fakat içeri girilebiliyor muydu emin değildi, kitaplarla duvar döşemişler gibi duruyordu, daracık, adım atılacak yer kadar yürüme alanı vardı, her yer kitaptı, büyük küçük çoğunlukla eski, küçücük dükkana bu kadar hayat sığar mıydı, sığıyordu, insana sığmıyor muydu, onca acı, onca sevinç, onca yalnızlık, onca çatışma bir de susuyordu insan, kitaplar hiç olmazsa içini döküyor, tüm mahremini anlatıyor rahatlıyordu, insan yapamıyordu, her yerde herkese anlatamıyordu, söyledikleri bazen eksik kalıyordu, içini dökerken doluyordu, öyle bir canlıydı dışı gibi içi de sürekli devinen. Bir kitap olmak geçti içinden, sağlam bir yere yerleşip etrafı izlemek, kendinden emin, söylenecek her şeyi, son sözünü de söyleyip kapağını kapatan, her okuyanda tekrar canlanan, okuyanın içine dolan kendini bitirmeden, kendini boşaltmadan aynı kalarak, büyüklüğünü bozmadan, kendini değiştirmeden, her seferinde azıcık yıpranarak bunu bile olgunluk ve keyifle karşılayan bir kitap olmak istedi. Arayışlarını, olmamış yanlarını, kendini bilmediği yanlarını öğrenirken zaaflarının tel örgülerine takılan, acemi değiştim derken hala aynı yerlerde kaybolan kendini düşününce fena fikir değildi. Koridorda ilerliyor mu yoksa aynı yerde miydi, kendini bu dünyadan alıp başka bir dünyaya götürecek yolda gidiyormuş gibi hissetti, gizemli, zamansız, ayakları yerden kesilmiş halde ilerliyordu birden irkildi karşısına bir kapı oradan da başka gezegene gideceği bir gemi bekliyordu, gülümseyen yüzüyle hafif bir tebessümle karşısında  esmer tenli, uzun denebilecek, zayıf sayılmayan gözlüklü bir adam belirdi, kitapçıya uygundu, kitapların arasında insan gerçeği görebilmek için gözlüğe ihtiyaç duyardı elbet. Gülümsedi kadın, bir rüyadan uyandırılmış gibi ya da bir rüyaya düşmüş gibi hem ürktü hem utandı, nerede olduğunu, kim olduğunu hatırlaması için saniyeler geçti adamın bakışlarında kendini bulması, utandı kendi kendine oynadığı bir oyunda yakalandı, o da görmüşmüydü oyunu, adamın gülümseyişindeki dudak kıvrımı, gözlerindeki hafif kısık bakış aynı şeyi gördüklerini hatta aynı oyunu farklı zamanlarda birbirlerinden habersiz oynadıklarına dair izler taşıyordu, bu utandırdı kadını kendini kırmızı eteğiyle ilk sokağa çıktığında yan binada oturan oğlanın beğenen utangaç bakışlarını hatırladı, duygular birlikte yaşanınca kiminki önceydi bilinmiyordu, bu sefer utanmada yalnızdı, adamın yüzünde sıcak tanıdık bir gülümse vardı ve kendi utancı adamın duygusunu değiştirmiyordu, kendine yavaş yavaş geldi, adamın gözlerinden sıcaklık kendi bedenine geçtikçe vücudundaki gerginlik yavaşça kayboldu, gülümsedi, tedirgindi neyle karşılaşacağını bilmediği bir durumda kendine zaman kazanıyordu.

Adam; “buyrun” dedi.