Yazar Arşivi Gülderen Kılıç

ileGülderen Kılıç

Panik Atakla Yaşamak mı? Özgür Olmak mı?

Panik atak kişiyi kısıtlayan, özgürlüğünü elinden alan bir rahatsızlıktır. Kişi ataklarla yaşamının kısıtlandığını bilir, bunalır, çaresiz hisseder ve bunu aşamadığı için de kendine olan güveni sarsılır, kendine güveni azaldıkça da bu sorunu aşmanın zor olduğuna inanmaya başlar. Durum bir kısır döngüye dönüşür. Kişi, rahatsızlık onu daha fazla kısıtlamadan, hayat kalitesini düşürmeden, özgürlüğünü elinden almadan bu döngüyü kırmalıdır ve bu döngü kırılabilir.

Panik atak zor bir rahatsızlık gibi görünse de tedaviye çok iyi sonuç verir. İlerlemenin hızı kişinin isteği, gayreti ve yardım aldığı uzmanla kurduğu güven ilişkisine bağlıdır.

Panik Atak Nedir?

Panik atak; kişinin bulunduğu durum ve ortama uygun olmayan yoğun korku duygusu ve bu korku duygusuna eşlik eden bedensel tepkilerle kendini gösteren ataklardır. Kişiler atak sırasında duygularını tanımlarken korkudan da öte panik duygusu yaşadıklarını, atağın en fazla on dakika sürmesine rağmen hiç geçmeyecekmiş gibi geldiğini, öleceklerini zannettiklerini ve bu atağı tekrar yaşamaktan çok korktuklarını belirtirler.

Panik atağın birdenbire, beklenmedik bir anda olması, bu atağın ne zaman tekrar yaşanacağına dair belirsizlik kişide kaygıyı artırır ve atağın olmadığı zamanlarda da kişi atağın gelmesini bekler halde bulur kendini. Bu da kişinin hayat kalitesini düşürür, ilgisi sadece kendisine yönelir, çevreyle kurduğu ilişki azalır ve hayat kalitesi düşmeye başlar. Bazen bu kapanma durumu kişinin dışarı çıkmasını, daha önce yapabildiği aktivitelerden uzaklaşmasına neden olur; atağın tetiklendiğini düşündüğü ortamlardan kaçınır. Restoranta gitmek, alışveriş merkezine gitmek, araba kullanmak , asansöre binmek gibi etkinlikleri ya hiç yapamaz hale gelir ya da tek başına bunları yapamaz, güvendiği birinin kendisine eşlik etmesini ister.

Panik atakların yarattığı yoğun bedensel tepkiler, kişide kontrolü kaybettiğine dair bir his yaratır, delireceğini zannedebileceği gibi bu durumu kontrol edemediği için kendini çaresiz ve tükenmiş hisseder.

Çaresizlik duygusu ve sosyal hayattan çekilme kişide depresyon belirtilerin oluşmasına neden olur; kendine güveni azalır, hayattan daha zevk almamaya başlar, isteksizlik, üzüntü ve çaresizlik gibi duyguları yoğun ve sürekli yaşamaya başlar. Terapiye gelen danışanların en fazla şikayet ettiği de atakların kendilerini kontrol etmesi ve çaresizlik duygusudur. Ataklara karşı güçlenen, kendisiyle ilgili farkındalığı artan kişiler tekrar kendi yaşamını belirler hale gelebilirler.

Panik Atağın Belirtileri Nelerdir?

Panik atak, çoğunlukla erken erişkinlik yıllarında (18 ile 20’li yaşlarda) ortaya çıkar, fakat çocukluk dönemimde ya da ileri yaşlarda da ortaya çıkabilir. Yine panik atak kadınlarda erkeklere göre daha fazla görülür, fakat erkeklerde de görülebilir. Yine kadınlar erkeklere göre atakları daha yoğun ve daha sık yaşarlar.

Panik atağın belirtileri kişiden kişiye değişse de, kişilerin ifadelerinden, uzmanların gözlemlerinden çıkarılan ortak belirtiler:

  • Çarpıntı, kalp atımlarını duyumsama ya da kalp hızında artma,
  • Terleme,
  • Titreme ya da sarsıntı,
  • Nefes darlığı ya da boğuluyormuş gibi olma,
  • Soluğun kesilmesi,
  • Göğüs ağrısı ya da göğüste sıkışma,
  • Bulantı ya da karın ağrısı,
  • Baş dönmesi, sersemlik hissi, düşecekmiş ya da bayılacakmış gibi olma,
  • Gerçek dışılık hisleri ya da benliğinden ayrılmış olma hissi,
  • Uyuşma ya da karıncalanma hissi,
  • Üşüme, ürperme ya da ateş basmaları,
  • Kontrolü kaybedeceği ya da çıldıracağı korkusu,
  • Ölüm korkusu.

Panik atak sırasında yaşanan bu belirtilerin hepsi bir kişide görülmez, yaşanan duygular değişkenlik gösterir. Kişide atak sırasında belirtiler ne kadar çok ve yoğunsa atak sonrası bitkinlik hissi de o kadar yoğun olur, kişinin bu ataklarla baş etmesini zorlaştırır ve atak olmadığı zamanlarda da hayat kalitesini olumsuz yönde etkiler.

Kişi panik atakları devam ettikçe atakları yaşamamak için etkinliklerini kısıtlamaya başlar. Bir gezideyken atak yaşamışsa gezilere gitmemeye, bahaneler üretmeye başlar ya da alışveriş yaparken, dışarıda yemek yerken panik atak geçirmişse belirtilerin tekrarlayacağını düşündüğünden bu tür yerlere gitmekten çekinmeye başlar.

Yalnızken bir atak yaşadıysa, yalnız kalmaktan kaçınır, kendini güvende hissetmek ve korunmak için eşine, arkadaşlarına, çocuklarına tutunmaya çalışır, bu da onun bağımsızlığını kısıtlar. Panik atak hastalarının çoğunluğunda kendine olan güven duygusu temelden sarsılır ve benlik saygısı azalır ve çevresindeki kişilere bağımlı olmaya başlarlar. Bir danışan terapilere tek başına gelememekte idi ve her seferinde onunla gelecek birini bulmakta zorlanıyordu, zaman içinde tek başına terapiye gelmeye başladı ve bunu terapi dışındaki ortamlarda da denedi.

Panik Atağın Nedenleri Nelerdir?

Panik atak birçok etkenin ortak bir sonucu olarak ortaya çıkar. Panik atağın gelişmesinde, çocukluk dönemi yaşantıları, psikolojik etmenler, ailesel yatkınlık gibi biyolojik etkenler ve bir takım çevresel etkenlerin birleşiminin etkisi olabilir.

Ailesinde panik bozukluk olan bireylerin olmayanlara göre bu bozukluğu yaşama oranları on kat daha yüksektir, fakat diğer koşullar sağlıklı ise kişi panik atak boyutunda bir sorun yaşamaz kaygıya daha yatkın birey olabilir.

Çocukluk döneminde aileden birini yitirme, boşanmalar ya da çocuğun terk edileceğine dair tehdit içeren ebeveyn tutumları çocuğun ilerde panik atak sorunu ile karşılaşmasına neden olabilir.

Çocuğun duygusal ve maddi olarak güvende hissedilmeyen bir ortamda büyümesi, temel güven duygusunun kazanılmasına engel olur, bu da ilerde panik atak sorunun gelişmesine neden olur.

Aşırı ilgili ve koruyucu ailelerde büyüyen çocuklarda özgüven gelişimi eksik olur ve çocuk sorunlar karşısında nasıl baş edeceğini öğrenemediği için yetişkin yaşamının getirdiği zorluklar karşısında güçsüz düşer ve panik atak gelişebilir.

Panik Atak Yaşayan Kişiler Nasıl Çocuklardı?

Panik atak yaşayan kişilerin çocukluk öyküleri dinlendiğinde, çoğunlukla içe dönük, utangaç, korkak yapıda olan, tanıdık, bildik olmayan ortamlarda sıkıntı duyan, bu tür ortamlardan kaçınmaya çalışan çocuklar olduğu ifade edilmiştir. Bu çocukların bedensel tepkilerinde de kalp atımının daha hızlı olması, terleme, yüzeysel solunum gibi farklılıklar vardır.

Panik atak yaşayan kişilerin çocukluklarında ayrılık kaygısı yaşadıkları bilinmektedir. Bu kişiler annelerini bırakıp okula gitmekte yoğun kaygı duymuş, arkadaşında kaldığında aşırı ev özlemi duymuş çocuklar olduğu bu kişilerle yapılan görüşmelerde ortaya çıkmıştır.

Panik Atak Yaşayanlar Nasıl Kişilerdi?

Panik atak yaşayan kişiler, başkalarına daha bağlı, bağımlı, ayrılıklara aşırı duyarlı ve yakınlarını kaybetmeyle ilgili kaygı ve korkuları yoğun olan kişilerdir. Bu kişiler yoğun ölüm korkusu içinde olan bireylerdir. Terk edilme, kayıplara karşı kendilerini güvende hissetmek için çabalayan insanlardır. Çoğu zaman kendilerine ve kendi yeterliliklerine ilişkin güvenleri düşüktür.

Panik atak yaşayan kişiler başkalarıyla çatışmaktan kaçınır, olumsuz duyguları dışa vurmaktan çekinirler. Olumsuz duyguların yanı sıra duyguları yoğun yaşamak onları panik duygusuna sürükleyebilir. Aşırı sevinç, cinsel isteğin artması da kaygı verebilir.

Başkalarına bağımlılıklarının yüksek olması, duygularını özgürce ifade edememeleri, bir çok ortamdan kaçınmaları nedeniyle benlik saygıları, kendi değerlilikleri de düşüktür.

Hangi Koşullarda Panik Atak Tetiklenir ve Ortaya Çıkar?

Bir ayrılık yaşandığında ya da bir yakının yitirilmesi durumunda, ya da ayrılığın işaretleri görüldüğünde ortaya çıkabildiği gibi, yeni bir yere taşınma, iş değişikliği ya da önemli bir sınav öncesi gibi yoğun stres altında kalınan durumlar panik atağın ortaya çıkmasını tetikleyebilir. Panik atak hamilelik, doğum, menopoz gibi hormonal tetikleyicilerle de ortaya çıkabilir.

Panik Atakta Çözüm Nedir, Nasıl Tedavi Edilir?

Panik atak yaşaması zor bir durum da olsa tedaviye çok iyi sonuç veren bir rahatsızlıktır. Çoğunlukla tedaviye olumlu cevap vermektedir.

Kişi, yaşadığı ataklardan dolayı yoğun sıkıntı duyduğu için, destek almaya açıktır. Kendisini, durumunu önemseyen ve onu çaresizlik duygusundan kurtaracak birine ihtiyaç duyar. Bu yüzden de tedavide işbirliği yüksek kişilerdir. Fakat bazen kişiler ataklar azalınca tedaviyi sonlandırma eğilimi gösterirler, tekrar atak yaşadığında da umutsuzluğa kapılırlar. Bu nedenle ataklara karşı güçlenme sağlanana, atakları ortaya çıkaran kişilik yapısı , duygu ve düşünce biçimi değişene kadar tedaviye devam etmek kalıcı çözüm sağlayacak, kişinin hayat kalitesi ve işlevselliğini yükseltecektir.

Atak sırasında kişi; nefes alış verişini düzenleyerek, başka şeyler düşünmeye çalışarak, atağın öldürmeyeceğine dair düşünmeye çalışarak, başka duyumlarını hissetmeye çalışarak (oturduğu koltuğu hissetmek, müziğin sesini dinlemek, mutfaktan gelen yemek kokusunu duymaya çalışmak gibi) atağın kolay atlatılmasını sağlayabilir. Fakat ataklar devam ediyor, yoğun geçiyor, kişinin zihnini çok meşgul ediyor ve hayat kalitesini bozmaya başlıyorsa mutlaka bir uzmana başvurulmalıdır.

ileGülderen Kılıç

Ergenlikte Ayrışma-Bireyleşme

Ergenlik kişinin hayatında önemli dönüm noktalarından biridir. Birey olmanın sınandığı ve sancılarının yaşandığı geçiş dönemidir. Bu dönem, anne- babadan ayrışarak topluma entegre olma, birey olduğunu gösterme çabası içinde geçer. Bu nedenledir ki psikolojik rahatsızlıkların büyük bir kısmı ergenlik döneminde kendini gösterir. Çocukluk çağında üstü kapalı olan sorunlar ve sorunlarla bir miktar baş etmeye yeten kapasite ergenlikte yetmeyebilir, hızlı değişim gösteren fiziksel ve ruhsal hal kişide farklı psikolojik sorunların ortaya çıkmasına neden olabilir.

Ergenlik, kişinin kişiliğinin, yeteneklerinin, zekasının, başarısının kendini gösterdiği ve göstermek zorunda olduğu zamana denk gelir. Çocukluk çağı yaşantıları ve oyunlarıyla provalar yapılmış, replikler ezberlenmiş, kostümler giyilmiştir. Şimdi sahneye çıkma zamanıdır, izleyiciler oradadır, kişinin oyununa göre kabul göreceği bir dünyaya geçilmiş durumdadır. Kendisini kayıran annesi, koruyan babası artık etkisini yitirmiştir. Böyle bile oldukça ürkütücü görünmektedir, fakat oyunu iyi oynadığı, yeteneklerini, kişiliğini gösterdiğinde gördüğü kabul ve takdir hepsine değecektir, artık kendisidir ve kendisinin kahramanı.

Peki bu kendini var edebilme, zorluklar karşında mücadele edip başarılı ve mutlu olabilmeyi neden herkes başaramaz, neden ergenlikte sınavları geçmek bu kadar zor ve önemlidir? Çünkü, ergenlik bir geçiş dönemidir, çocuklukla yetişkinlik arasında köprü vazifesi görür, köprüde kalınamaz, ilerlemek zorundadır kişi, geriye dönüş, çocukluğu sığınma şansı da yoktur, bunu istese bile fiziksel, hormonal ve toplumsal değişimler bunu mümkün kılmamaktadır, büyürken büyümeye direnmek hastalıktan başka bir şey getirmeyecektir, bir şekilde kişi bu süreci tamamlamak zorundadır.
Ergenlik kelimenin tam anlamıyla ayrışma ve bireyleşme dönemidir. Kimden neden ayrışıyor ergen? Tabiî ki anne-babasından ve birey olmak, var olmak için. Büyümeyen insan tam anlamıyla var olamayan insandır. Ergenlikte psikolojik açıdan başarılması zorunlu olan ayrışma ve bireyleşmenin ilk denemeleri, ilk üç yaş içinde çocuğun en temel ilişkisi olan anne(bakıcı) ile ilişkisinde gerçekleşir , o ilişkide neler olduğu bizim kim olduğumuzun temellerini atar.

Baba çocuğun gelişimi açısından etkili bir yere sahip olsa da temel ihtiyaçların karşılayıcısı ve ilk temas edilen nesne-kişi olarak anne çocuk için önem ve gücünü korumaktadır. Annenin çocuğa atfettiği duygu, anlam ve onu nasıl görmek istediği annenin çocuğuna karşı davranışlarını ve tutumunu belirlemektedir. Annenin çocuğuyla kurduğu ilişkiyi, kendi anne-babasıyla ilişkisi, eşiyle ilişkisi, çocuğuna bakım verdiği dönemde yaşadıkları (kayıp, depresyon yada tatmin olduğu bir hayat) belirlemektedir. Annenin eğitim düzeyinin bu ilişkinin duygusal yapısına katkısı olmakla birlikte temel belirleyicisi değildir. Bunun nedeni de duygularımızı ve kişiliğimizin büyük kısmının çocukluk çağında oluşmuş olmasından kaynaklanmaktadır.

Çocukluk döneminde ayrışma nasıl gerçekleşir? Çocuk doğduğunda anneyle bir bütün olduğunu zanneder, annesi kendisinin bir uzantısı, parçası gibidir. Yine bu süreçte çocuk anneyi tek bir bütün olarak değil parça anneler şeklinde yaşar, ihtiyacına ve bu ihtiyacın karşılanıp karşılanmadığına göre anneleri vardır (seven anne, besleyen anne yada öfkeli, sevgisiz anne). Önce iyi ve kötü anne parçaları birleşir, 18 ay civarında da iyi ve kötü anne birleşip hem iyi anne hem kötü anne tek annede birleşir. Artık annesi tek-bütün ve ayrı biridir kendisi ayrı biri.

Sağlıklı ayrışma süreci, annenin ortalama sağlıklı olduğu, kendi ebeveynleriyle ayrıştığı, bütün bir kimliğe sahip olduğu, ben ve ötekini ayrıştırabildiği durumlarda gerçekleşir. Anne kendi ayrışma sürecini sağlıklı geçiremediyse kendi çocuğuyla ayrışamayacak, duyguları ve beklentilerini çocuğuna atarak ilişki kurmak durumunda kalacaktır, çocuğu üzgünse üzülecek, mutluysa mutlu olacaktır ve aynı şeyi çocuktan bekleyecektir. Kişi bu davranışları çoğunlukla bilinçli olarak yapmamaktır, çocukluk yaşantılarıyla oluşmuş ve çoğunlukla da tehdit olarak algılanan duyguların bastırıldığı yer olarak bilinen bilinçdışı tarafından yönlendirilmektedir. Bilinçdışına bastırılmış duyguların davranışlara etkisini fark etmek ancak bu konuyla ilgili yayınları takip ederek ya da teröpatik ilişki ile mümkün olabilmektedir.

Çocuk anneden ayrışırken babanın varlığı ve gücü oldukça önemlidir, baba çocuğu anneden uzaklaşma çabalarında yanında olan, ona destek veren kişidir, tehlikelere karşı onu korumaktadır. Çocuğu birey olmaya, dış dünyaya davet eden, yaşadığı zorluklar karşısında çocuğun yanında olan kişidir. Bağımsızlaşma sürecinde özellikle üç yaş ve sonrası babanın rolü öncelik kazanmaktadır. Çünkü anneden babaya geçiş çocuğun cinsel kimlik oluşturmasını de etkilemektedir, buradaki zorluklar özellikle kadın erkek ilişkilerini, evlilik ilişkilerinde yaşanabilecekleri belirleyebilmektedir. Babadan çok yakınlık görmeyen kız çocuğu eş ve sevgi ilişkilerinde bir takım zorluklar yaşayacaktır, aynı şekilde erkek çocuk içinde kadınlarla ilişkide zorlukları olacaktır. Kısacası cinsel ve sevgiye dayalı ilişkiler biraz sıkıntılı olup diğer sosyal ve toplumsal alanda da kendini gösteren sorunlar yaşanabilecektir. Anneden ayrışmada babadan destek alınamaması durumlarında, cinsel işlev bozuklukları, sosyal fobi ya da bir takım kişilik bozuklukları gibi ciddi rahatsızlıklara dahi neden olabilmektedir.

Çocukluk çağında sorunları görüp müdahale etmek uzun vadeli bir kazanımdır. Sorunlar tam yerleşmediği için çocuğun değişimi, terapisi daha hızlı olmakta ve daha iyi sonuç alınmaktadır. Yetişkinlikteki terapiler daha sancılı ve daha yavaş olabilmektedir, yine de bu durum soruna, sorunun şiddetine ve etkilediği yaşam alanlarına ( ilişki, iş, sosyal hayat gibi) bağlı olarak değişiklik göstermektedir.

Çocuklukta fark edilmemiş, çözülmemiş sorunların ergenlikte fark edilip müdahale edilmesi psikolojik anlamda köprüden önce son çıkış gibidir. Çünkü ergenlikte henüz kişilik oluşmadığı gibi beyin de gelişimini tamamlamamıştır. Gelişime, değişime karşı psikolojik olduğu kadar kimyasal ve fiziksel olarak da esnektir kişi. Fakat ergenlikte sorunların ciddiyetinin anlaşılması daha zordur, çünkü ergenlik döneminin kendine has çalkantılarıyla karıştırılabilir; hızlı duygu değişimi , içe kapanma , belli konulara aşırı önem verme ve derslere ilginin azalması gibi.

Ergenin değişken duygu ve davranışları anne-babada kaygı yaratabilir, daha önceleri tutarlı davranan ebeveynlerin davranışları da değişkenlik, kararsızlık gösterebilir. Anne-babanın ayrılık, terk edilme kaygıları varsa iki tarafın durumu da zorlaşır, anne-baba daha kuralcı ya da koruyucu ya da aşırı serbest davranışlar gösterebilirler, bu durumda ergeni anne-babadan iyice uzaklaştırır ve aykırı davranışlara yönlendirir (riskli şeyler denemek, ders ve okulu askıya almak, kavgalara karışmak gibi).

Ergen bireyleşip ayrışırken, aşırı ‘ben’ vurgusu yapar, karşı gelmek var olmak anlamına gelir, sosyal hayatı her şeyin önüne geçmiştir ve bu ayrışma çabası ergende yoğun ve karmaşık duygular yaratır (suçluluk duygusu, utanç, kaygı gibi). Ergenin bu zorlu sürecini görüp onu desteklemek, onun ayrı biri olduğunu hissedip ona hissettirecek davranışlarda bulunmak bu sürecin sağlıklı atlatılmasını sağlar. İlişkiyi zorlaştıran, içinden çıkılmaz hale getiren yine anne-babanın kendi geçmişinin, kendi ergenliğinin çocuğuna davranışlarına nasıl yansıdığıyla yakından alakalıdır. Bunları bilmek, fark etmek bazen kolay olmayabilir, bazen kişisel gelişim kitapları, medyada uzmanların tavsiyeleri yeterli olmaktadır, yetmediği durumlarda ise bir uzmandan yardım almak işe yarayabilir.

Çocuk ve ergen terapilerinde en sık rastlanan zorluk, anne-babanın sorunun çocukla ilgili olmasını beklemeleri, terapistin çocuğu düzeltmelerini istemeleridir. Çocukla ilişkilerini düzeltmek istemektedirler, fakat bunu kendilerinin de değişmesiyle gerçekleşeceğini duyduklarında zorlanmaktadırlar, ideal olan çocuğun terapisi devam ederken anne-babanın da terapi sürecine aktif olarak katılmasıdır. Çünkü aile sisteminde değişim olmadığı takdirde, çocuktaki değişim ya sınırlı kalmakta ya da anne-baba çocuktaki değişime adapte olamadıkları için terapiye devam edememektedirler.

Ergenlik yetişkinliğin provasıdır, ya provaya tamamlayıp kişi kendi bireyliğini yaşayacak ya da provalarla geçen bir hayatta kendine yer edinmeye çalışacaktır, bu da hayat kalitesini bozan bir sürecin içinde olmak demektir. Neyse ki, günümüzün teknolojik gelişimi ve psikoloji alanındaki gelişmeler kişilerin destek alacakları kaynakları arttırmıştır, yine de bugünkü işini yarına bırakmamak da yarar vardır. Büyümek her yaşta mümkündür, fakat yaşındaki ihtiyaçlarını karşılayarak büyümek ideal olandır.

ileGülderen Kılıç

Gölgelemeler

1-Terkedilmiş bir çocuğun gölgesidir şiir.
2-Arsız bir kalp çarpıntısıdır kendi gölgesinde aşk.
3-Kadın hangi rengi taksa saçlarına, gölgesine düşen hüzün.
4-Esirse bir adam gölgesine, yenik düşer bir bahar rüzgarının büyüleyen kokusuna.
5-Gölgesinde dans eder çocuklar, dizleri kanarken ufka dalar gözleri.
6-Gölgesi konuşmuyorsa kişinin, çok konuştuğu içindir ölüm.
7-Kuşların kanatlarının gölgesinde, uçmayla kalmanın kavuşmasıdır deniz.

ileGülderen Kılıç

Arayış

..
Bir çocuğa bakarken dikkatli olun
Bilmediğiniz çok şey söyler yüzünüze
Bazen çığlıktır, bazen sessizdir sözleri
Çocukların erişemeyeceği yerlerde 
Saklayın yalanlarınızı
Ve bir çocukla anlaşmışsanız
Cennetlik sayın kendinizi.

Zamanda yolculuk dedikleri
Deliliğin ta kendisi
Delirmekten korkmayın
Bir çocuklar
Bir de deliler bilir hakikati.

ileGülderen Kılıç

SENİN Kİ?

5 yaşında bir çocukla annesi arasında geçen gerçek bir diyalog:

Çocuk:
-Anne senin pipin var mı? 
Anne: 
-Hayır yok.
Çocuk:
-Peki çişini nasıl yapıyorsun?
Anne:
-Orda delik var öyle yapıyorum. 
Çocuk:
-Peki rahat misin? Ben çok rahatim. 
Anne:
-Rahatım der
ve çocuk oyununa geri döner.

Çocuğun sorduğu soruları, net, basit ve nötr cevapladığınız da çocuğun merak duygusu yatışır, kendiyle ilgili yeni bir şey keşfetmenin hazzını yasar, en önemlisi de anne-babaya güven duygusu artar. Fakat cevaplarken anne veya baba kaygı, heyecan, utanç, tereddüt gibi duygular hissediyorsa çocuk, kadın ve erkek bedenini ayrıştırarak cinsel kimliğini oluşturmak için sorduğu sorulara olumsuz duygular yüklemeye başlar, bu da çocukta karışıklık yaratır.

ileGülderen Kılıç

Doğumuyla Barışmalı İnsan

İnsanoğlu ayrılık, acı, üzüntü gibi kötü duygulardan kaçmak için her yolu denese de bundan kaçamayacağı doğumuyla kendini hatırlatır. Çünkü insan gelişmek büyümek için rahat ve güvenli olanı bırakmak zorundadır, bu sancılı süreç insanın yakasını ölünceye kadar bırakmaz. İnsan, hiçbir şey yapmadan, insan ilişkiler kurmadan, kendi çevresi ya da toplum içinde bir rol, görev edinmeden, fiziksel ve ruhsal olarak yaşaması oldukça zordur; yaşasa da ya ruhsal olarak hasta olması gerekir ya da ağır fiziksel rahatsızlığı. Bu yüzden de insan kendini yenilemek, üretmek ve bir şey yapmak zorundadır, kısacası deneyim; insan için şarttır.

Evrimsel olarak kişi doğumla birlikte dünyaya gelip yaşamak, ilerlemek zorundadır, daha güvenli olanda kalmaya insanın gelişim şekli izin vermemektedir. Doğmadan yaşayamaz, büyümeden yaşayamaz, etkin olmadan yaşayamaz, üretmeden yaşayamaz, toplum içinde yer edinmeden yaşayamaz gibi. Bunların hepsi yeniden doğum gibidir.

İnsan doğduğu anne karnından vazgeçmek, sonra da çocukluğun güvenli alanından çıkmak yetişkinliğin gerektirdiklerini yapmak zorundadır. Güvenli bulduğu alanda kalmakta ısrar etmek oranın güvensiz olmasına neden olmaktadır, gelişimini tamamlayan bebek doğmazsa ölür, yaşayamaz.
Birey için kendi gelişimsel zamanı içinde bulunduğu yer güvenlidir, sonrasında değil, her yaşam döneminde de bu böyledir. Bazen kişi hayatını sınırlı tutarak kendini güvenli alan yaratır, böyle olunca ruhsal ve fiziksel hastalıklar başlar ve buna ek olarak da birlikte olduğu kişilerle ilişkileri bozulur; genişleme, gelişim olmadığı için fiziksel, ruhsal alan daralır çünkü. Gelişim dönemini tamamlayıp bir sonraki evreye geçemeyince güvenli denilen yer güvenliğini kaybetmeye başlar.
İnsanoğlunun ilk yaşadığı travma, ilk ayrılığı doğumdur. Bebeğin doğumuyla ilk ayrılık ve ilk yas süreci başlamaktadır. Anne karnında bebek tam pasif konumdadır. İhtiyaçlarının karşılanması için hazırlanmış koşullarda gelişmekte, beslenmekte, korunmaktadır ve bunlar için hiç bir şey yapması gerekmemektedir. Dış uyaranlar bir miktar etkilese de onu koruyan bir duvar vardır.
Doğumla birlikte ilk ayrılık; anneden, anne bedeninden, anne karnından ayrılmak, ayrılmak zorunda kalmakla olur. Bebek yaşamak için bilmediği bir yere, dışarıya, dünyaya çıkar, çocukların büyük kısmı hayatı deneyimlemeyi seçer, anne bebeğiyle birlikte geçecek hayatın hayalini kurar ve çocuğunu dünyaya davet eder. Anne karnında duyusal olarak dünyayla ilgili izlenimleri olan çocuk doğumla birlikte dünyanın kendisiyle tanışır.

Yine de dünya, dışarısı, tekinsiz, kestirilemez ve kontrol edilemez bir yerdir bebek için. Anne karnında bu dünyadan bir haberken bebek kendi çaresizliğine doğar, ilk yas süreci başlar, pasiflikten aktifliğe, bir olmaktan tekliğe, çaresizlikten yetkinliğe giden yolda ilk vazgeçilen anne karnının o güvenli sularıdır ve o sulardan karaya çıkılır.

Çocuk ilk deneyimlerini yaşar, üşür, ağlar, acıkır, ani bir ses duyar, bir an da sessizlik olur, sevilir, bazen sevilmez, altı ıslanır, banyo yaptırılır rahatlar bir sürü deneyimi hızla yaşar ve bu deneyimler onun dünyaya bağlanmasını, tutunmasını sağlar ve bu da ayrılık sürecini kolaylaştırır. Tartının ağır bastığı taraf çocuğun ihtiyaçlarının karşılandığı taraf (sevgi, beslenme, korunma) olduğunda diğer tarafta bulunan acı, engellenme, yoksunluk gibi duygular baş edilir olur. O zaman yas için kendisi zor, süreci güçlendirici, sonucu tatmin edicidir diyebiliriz.

Bebeklik döneminde doğum sonrası yaşadığımız ilk yas sürecini nasıl tamamladığımız ileride yaşayacağımız kayıplar, yoksunluk, ayrılık karşısındaki tepkilerimizin nasıl olacağının da ilk tohumunu atar. Sonraki deneyimlerimiz çok önemlidir özellikle çocukluk çağı deneyimlerimiz; çocukluk çağı bakıcıları; anne-baba yada onların yerini tutan kişilerin çocukla kurduğu ilişkinin kalitesi. Anne-babanın geçmiş kayıpları nasıl yaşadığı, yas sürecini yaşayıp yaşayamadığı çocuğun bu tarz duygularla ne yapacağının, nasıl baş edeceğinin de habercisi olur. Anne-babalar bu süreçleri sağlıklı yaşamış ve tamamlamışsa temel güven duygusunu çocuklarına da aktaracaklardır, fakat kaotikse anne babanın ruhsallığı çocuk da dünyayı onların gördüğü gibi içselleştirecektir.
Yetişkin olmak yas yaşayabilmektir, vazgeçmeyi bilmektir büyümek için. Beynimiz haz ilkesiyle çalışırken bunu nasıl başaracağız ya da başarabiliyor muyuz? Yetişkini çocuktan ayıran en önemli şey; çocuk hazzı hemen tatmin etmek ister (ne istiyorsa hemen olmalıdır), yetişkin kişi ise bireysel ve sosyal gerçekliği gözetir, o an ki hazzı erteleyebilir, ondan vazgeçebilir. Sadece biyolojik büyüme bu çocuksu hazlardan vazgeçmek için yeterli değildir. Kişinin çocuksu ihtiyaçları; sevgi, şefkat, sınır ve engellenme gibi büyümek ve olgunlaşmak için karşılanmadığında kişi engellenme ve kayıp gibi büyük-küçük travmalar, ayrılıklar karşısında kırılmalar yaşayabilir, yoğun tepkiler verebilir. Gerçekliği kabul etme, yaşanan duyguları sindirme, süreci tamamlama, süreç içinde dersler çıkarma, kendini dönüştürme, değiştirme ve dünyaya, çevreye, kendine başka gözle bakma fırsatı yaratan yas sürecini kişi ya inkar eder veya bilinçli ya da bilinçdışı olarak bastırır.

İnsanlar terapide de kayıp duygusunu yaşamak da zorlanır, sendeler, çocuksu hazlarından (onu hemen mutlu eden kötü duygularından koruyan şeylerden; alışveriş, seks, alkol gibi) olumsuz sonuçları da olsa hayatını zorlaştırsa da vazgeçmek istemez, onları korumak ister. İyi şeylerin kaybında olduğu gibi, bizi mutsuz eden alışkanlıklardan, kişilerden ayrılırken de kayıp duygusu yaşarız.

Kişiler, kayıp duygusunun vereceği üzüntü, acı, boşluk, yalnızlık gibi, duyguları yaşamak istemez fakat iyileşmek ister. Olumsuz duygulara, kayıpların ve ayrılıkların yarattığı duygulara bakmadan, bu duyguları yaşamadan ve kabul etmeden iyileşme ister. Fakat bu mümkün değildir, bu çözüm sadece geçici bir süre iyilik hali yaratır ve kişi sürekli kendini iyi hissettirecek kişi ve durumların arayışında olur, bu hem çok yorucudur hem de etkisi geçicidir, kişinin zamanın oradan oraya savrularak geçmesine, hayat kalitesinin düşmesine neden olur, yakın ilişkileri bozulur, üretkenliği düşer, aşrı para harcayabilir, zararlı alışkanlıklara yönelebilir.

Kaybettiklerinin ya da ayrıldıklarının yasını tutmak ( bu duygular yoğunsa ve kişi bunlarla tek başına baş edemiyorsa bu süreci bir uzmanla geçirmesi ve tamamlaması uygundur), kişiyi olgunlaştıracak, iyileştirecektir.

Yas sürecini sağlıklı tamamlamak; olumlu-olumsuz duygularımızın ruhsal bütünlüğümüze katılmasını sağlar, yetişkin bir insan olarak kendimizi var etmeye başlarız ve iç sesimiz rehberimiz olur.

Modern çağ hızlı bir çağ olduğundan durmak, beklemek, dinlemek, yaşanan belli bir şeyin -iyi ya da kötü olabilir- sürecinin tamamlanmasını beklemek, sabretmek kişileri zorlar. Yine de yas sürecini tamamlayıp olgunlaştırıcı sevgiyi dönüştürecek yollar, yönler bulmak mümkün. Yaşadığınız deneyimleri olumlu ya da olumsuz da olsa değerli ve anlamlı bulmak, ilişkilerinizi derinleştirmek, kendinizi dinleyebileceğiniz yerler zamanlar, yaratmak, kendinizi keşfedeceğiniz ilişkiler deneyimlemek…

Kişiler kendi travmalarının yasını yaşayabildiklerinde gelecek kuşaklara da katkıda bulunmuş olurlar. Çünkü, yaşanmamış travma yeni kuşağa aktarılır, bazen kişi bunun bilincindedir, bazen farkında bile değildir. Kendi travmalarının duygularını yaşayabildiklerinde duygular boşalır ve yas tamamlanır, yeni kuşaklara (çoğunlukla çocuklarına) aktarılmasına da ihtiyaç kalmaz ve böylece bir sonraki kuşak önceki kuşağın acılarını, travmalarını değil kendi hayatının travmalarını taşır, onların sorumluluğunu alır.

Herkes kendi acısını, kendi kaderini sahiplendiğinde ayrı bireyler olduğumuzu ruhsal olarak da kabul etmiş oluruz, gerçek, eşit, farklılıkları kabul eden ilişkiler kurarız.

Doğumla başlayıp büyüme, yetişkin olma ve toplumsal olmayla devam eden ve tekrar doğumla (çocuk yaparak) ve büyümeyle yetişkin olma ve toplumda yer edinmeyle kendini tekrar eden süreç ve bitmeyen arayış…

İnsanlığın bunca sancısı anne karnını arayışı belki, anne karnının kendini biricik, özel hissettirdiği, yaşamak için nefes almasının bile gerekmediği yer, masalların vaat ettiği huzur, mutluluk. İnsanoğlu belki de önce doğumuyla barışmalı…

ileGülderen Kılıç

Gençlerin Otorite-Okul ve Öğretmenle İlişkisine Psiko-Dinamik Bir Bakış

Çocuğun gelişim sürecinde anne (bakıcı-bakıcılar) ile ilişki en temel ilişkidir. Yeni doğan bebek anneyle kendini bir zanneder, anneyi kendisinin bir uzantısı gibi yaşar, acıkınca meme veren, besleyen, ağlayınca rahatlatan. Dört aylıktan itibaren çocuk anneyle ayrışmaya başlar, bu ayrışma üç yaşına kadar tamamlanır. Sağlıklı anne- çocuk ilişkisinde böyledir. Annenin çocuğu ayrı biri olarak görüp ona göre davrandığı durumlarda anne çocuğu yavaş yavaş ayrıştırır. Çocuk başlangıçta anneyi tek nesne olarak yaşayamaz, seven anne, rahatlatan anne, besleyen anne iyi annelerdir, kızan anne, sevmeyen anne, beslemeyen anne kötü annelerdir. Çocuğun zihinsel gelişimiyle birlikte süt veren anne seven annedir, şefkat gösteren anne değer veren anneler aynı annedir, iyi annedir. Kızan, sevmeyen, beslemeyen anneler birleşir bu da kötü annedir. Üç yaş civarı iyi ve kötü anne birleşir, anne hem iyi hem kötü annedir, anne iyi de olsa kötü de davransa aynı kişidir.

Çocuk iyi ve kötü annelerle karşı karşıya iken bu anneleri içselleştirir, iyi ve kötü duygularla baş etmeyi annenin verdiği tepkilerle öğrenir, böylece kendine iyi ve kötüyü içeren bir benlik oluşturur. Anne kendi olumsuz duygularıyla baş edemiyor, duygularına dayanamıyorsa çocuğu da kötü çocuk yapar, iyi duygudayken de iyi çocuk. Çocuk uslu ve akıllı olunca anne iyi davranıyorsa çocuk kötüyü dışarda bırakır annenin istediği gibi çocuk olur, ya da anne aynı davranışa bazen olumlu bazen olumsuz tepki veriyorsa çocuğun kafası karışır, iyi ve kötü duygular benlikte entegre olamaz, ayrı parçalar halinde kalır, çocukta sağlam bir benlik oluşmaz. Annenin çocuğu bir bütün olarak görmesi annenin de kendisini bir bütün olarak görmesine bağlıdır.

Eğer bütünleşmeyi sağlayamadıysak, benlik oluşturamadıysak yetişkin olduğumuzda da annemizin bize yansıttığı duyguları taşır ve onun bizi gördüğü gibi olmaya devam ederiz. Örneğin annemizin yetersizlik kaygısı bizimmiş gibi olur ve kendimizi yetersizlik duygusundan kurtaramayabiliriz. Babanın etkisi de bu gelişim döneminde önemli olmakla birlikte ilk yıl özellikle benliğin temellerinin atıldığı zaman olduğundan annenin-bakıcının önemini arttırmaktadır. Babanın işlevi ikincildir, yine de babanın sağlıklı oluşu çocuğun benliğini oluştururken olumlu etkiler; daha az hasar almasına ya da travmatik yaşantılarını onarmasına katkıda bulunabilir, fakat işlevsiz bir babanın olduğu durumlarda anne çocuk ilişkisinin hasarları daha büyük olur.

Ergenlik de çocuğun ikinci ayrışma, benlik oluşturma, birey olma deneyimidir, kişinin çocukluktan yetişkinliğe geçtiği, geçerken sınavlar verdiği bir dönemdir. Anne-babaya da çocuklukta yapılan hataların düzeltilmesi için ikinci bir şans vermektedir, anne-babalar kendileri içgörü geliştirip davranışlarını, çocuğa karşı tutumlarını değiştirebildikleri gibi psikolojik yardım yoluyla da ergenle ilişkisini yoluna koyarlar.
Ergenlik çocukluk yaşantımızın dış dünyada sınanması özelliğini de gösterir. Çocukluk döneminde çocuk aile içinde kendisinden beklendiği gibi davranır ve her şey yolundadır, fakat sorunlu bir durum varsa, ergenlikle birlikte su yüzüne çıkar, dış dünyayla baş edecek donanımları gelişmediğinden sıkıntılar baş gösterir.

Durgun geçen bir çocukluk döneminden sonra dürtüleri, bedeni hızla değişen ergen-genç karmaşık bir sürece girer. Özellikle cinsel dürtüler yetişkin bireye özgü nitelik kazanmaya başlar, bu da gencin işini zorlaştırır. Çocukça, masum geçen çocuksu cinsel dönemin yetişkinlik sınaması başlar, karşı cinse ilgisi artar, cinsel kimliğini oturtmaya çalışır, aile dışında birileri önem kazanır, özellikle kendi yaşıtlarıyla yaşadıkları; aşık olmak, rekabet, beğenilmek, sevdiğinin peşine düşmek, bedensel görünüm…

Cinsel dürtülerle birlikte saldırganlık dürtüsü de artar, benliğin zayıf olduğu ve dürtülerin yoğun olduğu bu dönemde çocuklukta nasıl davranıldığına, nasıl mesajlar verildiğine bağlı olarak gencin agresyonla ne yaptığını görürüz. Daha sağlıklı ortamda büyümüş gençler agresyonu, hırs, başarı, sosyal statü kazanma gibi uğraşılara kanalize ederken kendi dürtüleriyle baş edemeyen, zayıf benliği olan ailelerin çocukları daha agresif ve agresyonu eyleme dökme eğilimi içinde olurlar.

Genç dürtülerinden dolayı çatışmalıdır. Agresif dürtülerini bastıramadığı ya da kanalize edemediğinde çatışma yaşar, bazen bunu dışarıda birine yansıtarak boşaltır. Kızlar çoğunlukla agresyonu içe yöneltip iç çatışma yaşarlar, kendileriyle uğraşıp beğenmezler, erkekler ise dışa atar, kavga, başkasıyla çatışma eğilimi gösterirler. Otoriteyle çatışma çok sık görülür, bazen açık çatışırlar bazen de istediklerini yapmayarak pasif-agresif dediğimiz davranış gösterirler. Çatışmanın dozu ve biçimi ebeveyn veya otorite konumundaki kişilerin tavrıyla da değişir.

Genç okulda da öğretmene bazen direk tepki verir, kavga etmeye yönelir, bazen de karşısındakini kızdırarak dolaylı agresyonu boşaltır ve rahatlar. Gencin yansıttığı agresyonu alıp tepki veren öğretmeni diğer öğrenciler de izler ve öğretmenin zayıf noktasını görür, hep aynı şekilde öğretmeni kızdırır, tepki göstermesini sağlarlar, bu iki tarafı da rahatlatır, fakat bu geçici bir rahatlamadır. Bu oyunu öğretmen öğrenciden kendini ayrıştırarak bozabilir, öğrencinin yaşatmak istediği duyguyu yaşamadığında, özellikle çatışmaya meyilli öğrenciler karşısında nötr durmayı başardığında hem öğrenci o davranışı tekrarlamaz hem de diğer öğrenciler benzer davranışlar göstermez.

Kalabalık bir genç grubuyla karşı karşıya gelen öğretmenin işi oldukça zordur, aynı zamanda da çok öğreticidir. Çünkü kendi ergenliği ve çocukluğu hakkında çok fazla bilgi verebilir. Öğretmen kaynayan bir kazanın içine düşmüş gibidir. Kendi çocukluk çağı meseleleri, anne-babasıyla kurduğu ilişki, çocukken ona nasıl davranıldığı, ergenliğinin nasıl geçtiği, öğretmenin öğrenciyle kurduğu ilişkiyi temelden etkiler.
Okulda öğretmenlerin öğrencileri kendi çocuğu gibi görme ya da annesinin kendisini gördüğü gibi görme ihtimali vardır. Uslu çocuk olması istenmiş ve o zaman ancak sevgi alabilmişse, öğretmen de uslu öğrenciye daha fazla yakınlık duyar ya da karşı gelmek kötü bir şeyse onun geçmişinde, bu tarz çocuklara tahammül etmekte zorlanır, onları yatıştıramaz, çatışmalarına izin vermez bastırırız. Öğretmen duygularını öğrenciye yansıtırken, öğrenci de öğretmene yansıtır ve bunu daha sık ve daha yoğun yapar. Çünkü gençler henüz gelişmemiş, gelişmekte olandır, anne-babaları hala önemli role sahiptir. Dışarda bağ kurduğu yetişkinlere kendi anne-babalarıyla ilgili meseleleri daha hızlı ve yoğun aktarırlar.

Genç çoğunlukla duygularının dümeninde hareket eder. Dürtüler, çatışmalar ve suçluluk duyguları genci huzursuz eder, bir türlü rahat edemez ya bunu davranışlarıyla yansıtır ya da geri çekilir. Zihinsel aktivitelere yönelebilen, sosyal sorumluluk alabilen, ideal oluşturabilen genç sağlıklı ve şanslı durumdaki gençtir.

Bu dönemde cinsel dürtüsünü topluma uygun kanalize edeceği ve ailesi dışında yakınlık kuracağı bağlanma nesnesi arayışı da başlar. Sevgili ilişkileri, aşık olmak gibi deneyimler yaşamaya başlar. Bazen her şeyi o kişi olur, platonik aşık olur, bazen sorumluluklarını askıya alır yada çok kısa süre çıktığı kız için kavgalar eder, terkedilince, ayrılınca bunalıma girer. Anne babayla kurulan ilişki, çocuksu aşk ve çocukluktaki rekabeti nasıl yaşadığı, gencin romantik ilişkisini belirler. Okulda öğretmene aşık olabilir, beğenebilir ve bu genci rahatsız eder, bu ilgi, dürtü ve beğenisiyle baş etmek için bazen öğretmeni değersizleştirir bazen de uzak durur, bu duygular kızları utangaç ve çekingen yapabilir.

Yeni keşfettiği, ne yapacağını bilemediği cinsel dürtülerinden kaynaklanan suçluluk duygusu genci etkisi altına alır. Eğer çocukluk döneminde aile içinde bu konular normal karşılanıyorsa çocuk kendi gelişim sancılarını daha hafif atlatır, fakat cinselliğin aşırı tabu olduğu ya da sınırsız olduğu ailelerin çocukları bu dönemde karmaşık bir sürece girer ya eyleme vurma davranışlarıyla kendini zor duruma sokabilir ya da cinsel kimliğini geliştirecek olan bu konulara tamamen kendini kapatır. Bu çağın en önemli meselesi, cinsiyet ve cinsel kimlik meselesidir.

Suçluluk duygusunun diğer bir nedeni de gencin anne-babadan uzaklaşması, onlarla rekabet etmesinden kaynaklanmaktadır. Kişi sağlıklı bir çocukluk geçirdiyse bağımsızlaşma ve rekabet kolay yaşanır. Fakat anne-baba bir şekilde rekabete izin vermediyse (girişimde bulunmasını baltalamak gibi, yetersiz hissettirmek gibi) genç için bağımsızlaşma karmaşık duyguları içerir, bir yandan yetişkin olmaya çalışır, bir yandan da iç dünyasında ya da gerçek hayatta yanlış ebeveyn tutumlarıyla karşı karşıya kalır. Ya geri çekilir, mücadeleden vazgeçer ya da sorunlu davranışlar sergiler, bağımsızlaşmasını bozucu eylemlerde bulunur.

Anne-baba bilerek ya da bilmeyerek çocuğun bağımsızlaşma girişimlerini sekteye uğratır, yaşından küçük muamele gösterir, aşırı koruyucu, baskılay%B

ileGülderen Kılıç

Çocuk-Aile Terapisi

Çocuk kendini, duygularını, istek ve ihtiyaçlarını, çatışmalarını davranışlarıyla yansıtır, biz yetişkinler gibi söze dökemezler (bizler de farkında olmadığımız duygularımızı davranış yoluyla yansıtırız), bu yüzden bir çocuğun sorunu olduğunu onun davranış problemi yaşayıp yaşamadığıyla anlarız; örneğin uyku problemi, yeme problemi, tırnak yeme, alt ıslatma, tepkisellik, şiddet, uyum sorunu gibi görünen sorunlar bir yardım alınması gerektiğini anne-babaya söyler. Psikodinamik oyun terapisi yoluyla çocuğun dışardan görünen davranış sorunlarının psikolojik nedenlerini araştırır; iç çatışmaları, korkuları, öfkeleri, istek ve ihtiyaçlarını ifade etmesine fırsat verir, bu çocukta rahatlama yaratır. Çocuğun oyun yoluyla iç dünyasının tekrar yapılandırması sağlanır; iç dünyasını sözelleştirerek içselleştirmesini, bir iç dünya oluşturmasını sağlarken, ortaya çıkan istek ihtiyaçlarının karşılanması yoluyla da iç dünyanın tamiri sağlanır, görünürde alan davranış problemleri de ortadan kalkar. Çocuk terapisinde anne-babanın önemi çok büyüktür, eğer çocuğun çatışmaları derinse, terapide çıkan çocuğun ihtiyaçlarını anne-baba gidermekte zorlanıyor ya da gideremiyorsa en önemlisi de anne baba çocuğun gelişimini kendi sorunlarından kaynaklı bozuyorsa, olumsuz davranışını fark etse de düzeltemiyorsa anne-baba birlikte yada ayrı ayrı terapi sürecine dahil edilir.

ileGülderen Kılıç

Evlilik-Çift Terapisi

Çiftlerin sorunları nasıl iyi ilişki kuracağını bilmediğinden ya da davranışlarının karşısındakini nasıl etkilediğini anlamadığından kaynaklanabilir ve ilişkileri sarpa sardığında terapiye gelebilirler. Eğer çiftler sorunlarını çözmeye isteklilerse ilişki becerilerini (empati, dineleme ben- öteki ayrımı yapabilme, bireysel alana saygı gösterme, yakınlık ve uzaklığa tahammül, ilişki üzerine konuşabilme, istek ihtiyaçlarını ifade edebilme, karşısındakinin de ifade etmesine saygı gösterebilme gibi) terapide öğrenir ve bunu dışarda uygularlar, sorunları hızla düzelir, daha doyurucu ve sağlıklı ilişki kurarlar. Fakat ilişki sorunu kişilerin kendi kişisel sorunlarıyla bağlantılı ise, bu sorunlar ilişkiye yansıyorsa ve de kişi istese de bunu kendi başına düzeltemiyorsa  çift terapisi devam ederken kişilerin ayrı ayrı bireysel terapileri de eklenmektedir. Çiftler cinsel sorunlarla da sık sık gelmektedirler, cinsel sorun diğer sorunların yoğunlaşmış halidir, kişinin yakınlık sorunu varsa cinsellik  de partnerine de soğuk davranacaktır, ya da herhangi bir taciz yaşandıysa bu ilişki ve cinselliğe yansıyacaktır, bunların hepsi değerlendirip bir bütün olarak terapide ele alınmaktadır.

ileGülderen Kılıç

Bireysel Terapi

Yetişkin Terapisi 

Kişiyi ve kişinin sorunlarını psikanalitik yaklaşımla değerlendiren, çocukluk çağı yaşantılarının, travmalarının ve de nesne ilişkilerinin (yakın çevre ile ilişkilerin) bugünkü yaşantımızı etkilediğini varsayan yaklaşım olan psikanalitik kuramla değerlendirip, çözümde kişinin; kişiliği, ego (benlik gücü), istek ve ihtiyaçları, sorunun niteliği doğrultusunda farklı terapi yaklaşımlarından (bilişsel-davranışçı terapi, EFT, Aile Dizimi, Psikodram gibi) yararlanılarak uygulanan terapi yaklaşımıdır. Kişinin bugünkü sorununu; bugün nerede, nasıl ve kiminle yaşadığı, çocuklukta bunun nasıl yaşandığı, çocukluk yaşantılarıyla bağlantılarının olup olmadığı, en önemlisi de terapide terapistle nasıl yaşandığı (aktarım-karşı aktarım) üzerine yapılandırılmış terapi yöntemidir. Panik-atak, kaygı bozuklukları, obsesif-compulsif bozukluk ( takıntılar), fobiler; hipokondriya (hastalık hastalığı),Kişilik bozuklukları (borderline, narsistik ve şizoid kişilik bozuklukları), Depresyon ve Yas, Travmalar( fiziksel, cinsel ve duygusal), İş tatmini, motivasyon, kişisel ilişkilerle ilgili çatışmalar gibi sorunlarla çalışılmaktadır.

Ergen Terapisi:

Ergenlik çocukluktan yetişkinliğe geçiş dönemidir, kişinin bu dönemde sancılar yaşaması muhtemeldir, çoğunlukla da okul, otorite ile krizler, sorumluluklar, içe kapanma ya da aşırı sosyalleşme gibi aşırı uçlara kayan davranış problemleriyle karşılaşırız. Ergen terapiye  ailesi tarafından getirilir, bazen sorunu yorduğundan bunu istekle kabul eder, yardım almaya açıktır, bazen de tepkisel olarak terapiye gelmek istemeyebilir. Ergenin bugünkü ilişkilerinde özellikle de yakın ilişkilerinde neler oluyor bakmak, iletişim sorunlarını çözümünde destek olmak, duygularını fark etmesine, ifade etmesine ve kendini yatıştırabilme becerisini geliştirmesine katkıda bulunmak ergenin terapide ihtiyaçları arasındadır. Kendi bireysel kimliğini oluşturmak ergenin terapisinin temel yapısını oluşturmaktadır, çünkü ergenlik döneminin en önemli meselesi de budur. Ergen bu kimlik oluşumu hafif düzeyde sorunlarla geçirmeye çalışırken bazen bu sorunların şiddeti çok yüksek olabilir (yıkıcı ve suça yönelen davranışlar, madde kullanımı, depresyon ve içe kapanma, intihar ve ya kendine zarar verme davranışları, cinsel tacize maruz kalma, sosyal fobi ya da özgül fobiler, psikotik ataklar gibi) bu gibi durumlarda anne-babaların geciktirmeden ergen için yardım alması gerekmektedir. Ergenin ya da gençlerin  terapisinde, kişiler anne-babaların terapiye karışmasını tercih etmemektedirler, bireyselliklerini terapi aracıyla da kazanmaya çalıştıklarından bu isteklerine saygı duyulmalı, terapist ihtiyaç duyduğunda ve de danışanla hem fikir olduklarından anne-baba da terapi sürecine dahil edilir, bu çağda anne-babanın kişi üzerinde etkisi hala önemli olduğundan anne-babanın değişimi ergenini terapisinin de hızlanmasına, sorunların daha çabuk üstesinden gelinmesini sağlayacaktır.