YAZILAR

ileGülderen Kılıç

A.’nın “A’nın Öyküsü’ne” yanıtı

Bu yazıyı ilk okuduğumda çok ağlamıştım ve yaşadığım yolu,tecrübeyi ya da dönüşümü anlatabilmek bu yazıdan iki yıl kadar sonrasında gerçekleşebildi.Başlangıçta ilk gittiğim halde çıkmazlar içindeydim.Hala hatırlıyorum ruh halimi.16 yaşında bir insan ne kadar çıkmaz içinde olabilir.Çıkmazlar içindeydim.Zihnim karanlık bir odada hapis gibiydi ve selin ortasında uzatılan bir dal gibide tutundum terapiye.Benim acabalarım yoktu,amalarım yoktu başka şansım yoktu başka çıkışım yoktu.Bende öyle tutundum ki doğduğumda hayata tutunduğum gibi.Başlangıçta inancım yoktu , zaman geçtikçe önce yaralarımı iyileştirdim sonra kendi varlığımın farkına vardım.Tuhaf şey bir hayat yaşıyorsun herşeyi anlıyorsun ama kendi varlığını tanımayı sonradan öğreniyorsun.Kendi varlığımın farkına vardığımda birşey daha oldu.Kötülerim kötü olmaktan çıktılar,insan olmaya ait durumlar oldu.Önce kendime karşı bir hoşgörü oluştu içimde sonra etrafıma.Sonra birşey daha oldu daha az dışarıdan beklentisi olan bir insan oldum.Kendimi o kadar çok hissettim ve bu bana öyle iyi geldi ki mutluluğun oyuncaklarla olmadığını anladım ve insanlarla da alakalı değildi.Sorunlarımın sadece yarısını çözdüğümü biliyorum ama o yarısında bile zihnimin karanlık bir odadan ferah bir ormana açıldığını hissediyorum.Burada terapistimi insan olarak sevmemle birlikte süreç içinde benim terapimde bu gelişti,terapistimin en iyi yanı şuydu bana herkes nerede hatam olduğunu zaten gösteriyordu.Bana gerçek anlamda bir çözüm yolu öneren ve bu çözüm yolunu uygulanabilir kılan kimseyi bulamadım ve terapistim bana bunu sağladı.Sorunlarımı ait olduğu yerde çözmüş oldum iç dünyamda ve tek çözümünde burada olduğunu ve olabileceğini gördüm.Ona nasıl teşekkür ederim bilmiyorum ama bu yazıyı yazdığında çok duygulanmıştım çünkü hayattaki çabamı ve varoluşumu gören bir göz bile bulmak kendimi gerçekleştirme hissini bana yaşattı ve beni özgürleştirdi.Artık başka gözler için değil kendim için varolabiliyorum.
Herşey için teşekkürler.sevgim ve saygım seninle.

ileGülderen Kılıç

nevrotik kişilik

Psikanalizin kurucusu Freud; nevroz, nevrotik kavramlarını belli semptomları gösteren psikolojik rahatsızlıklar için kullanmış, bu kavramla birlikte kuramını geliştirmiştir. Kuramsal ve bilimsel gelişmeler sonucunda pek çok yeni psikolojik olgu, hastalık tanımlanmasıyla birlikte ruh sağlığı alanında nevrotik kavramının etkisi azalmıştır, fakat kavram yine de günümüzde güncelliğini korumaya devam etmektedir. Nevrotik tanısı o dönemler hastalığın şiddetini vurgularken şimdilerde daha hafif düzey patolojiyi, üst düzey kişilik örgütlenmesini tanımlamaktadır; nevrotik yapılanmanın özelliklerine sahip bireyler toplum içinde var olabilen, ego gücü yüksek, gerçeklik algısı nispeten iyi, yaratıcılığı ve üretkenliği devam eden bireylerdir. Nevrotik yapıdaki bireylerin terapiye yönelmeleri; yoğun kaygıya bağlı semptomların artması, kayıp, yas, ayrılık ya da büyük felaketler karşısında egolarının zayıflaması sonucudur, terapide güven ilişkisi kurulduktan sonra uyumlu ve iyileşmeye karşı motivasyonları yüksek görünürler fakat içsel farkındalık ve değişim için sorumluluk almakta zorlanabilirler, terapistle danışan arasında kurulan sağlıklı ilişki bu zorlukların aşılmasını kolaylaştırır. Terapilerinde bir çok farklı yöntemin kullanılmasına açık danışanalardır; Bilişsel-Davranışçı Terapi, Psikodinamik Terapi, Psikanaliz, Beyin Temelli Yaklaşım, EMDR, EFT, Aile Dizimi gibi yöntem ve teknikler kullanılabilir.

ileGülderen Kılıç

AİLE DİZİMİ

      AİLE DİZİMİ: BAĞLANMA-TRAVMA-TRAVMANIN NESİLDEN NESİLE AKTARIMI

 Bağlanma

Bebekler doğumdan itibaren annelerine onların sevgi ve bakımına bağımlıdır. Aynı zamanda içine doğdukları insan topluluklarına da bağımlıdır. Yeni doğan çocuk tüm gücünü ve duyularını kullanarak annesine yönelir, fiziksel duygusal ve ruhsal gelişiminin kaynağı annesidir, anne-çocuk ilişkisine olumlu bir şekilde ve kolayca uyum sağlama yeteneği doğamızın doğal bir parçasıdır. Anne aracılığıyla çocuk kendini deneyimlemeye başlar. Her insan için anneye bağlanma, ruhsal örüntünün temelidir. Anneyle temelleri atılan kişilerarası bağlanma çok büyük oranda duygusaldır.

Anneler için şartlar ne kadar iyiyse, çocuklar için de o kadar iyi olacaktır, anne çocukken ne kadar çok sevgi almışsa, içinde yaşadığı toplulukça -oradaki tüm kadınlar ve erkeklerce- ne kadar çok desteklenmişse o kadar iyi durumda olacaktır. Eğer anne çocuklukta sevgisiz büyümüş hale o ihtiyaçlarını karşılayacağı insanlar arasında değilse bunun yarattığı ruhsal ve duygusal dünyasını çocuğa aktaracaktır. Bu yüzden de neredeyse her ruhsal problem erken gelişimsel dönemdeki anne-çocuk ilişkisiyle başlar ve devam eder.

Travma

Travma sözcüğü yaralanma anlamına gelir. Bu anlamıyla, tıp alanında kemik ya da doku hasarlarını içeren fiziksel yaralanmaları tarif etmek için kullanılır. Ruhsal ve duygusal alanda ise; algılama, hissetme, düşünme, hafıza ya da hayal kurma gibi süreçler belli dönemlerde ya da uzun vadede belirgin derecede kısıtlanmışsa ve normal olarak işlev görmüyorsa, ruhsal bir yaralanmadan, travmadan  söz edilebilir.

Ruhsal travma, özel bir duruma bağlı tehdit edici faktörler ile kişinin baş etme yeteneği arasındaki tutarsızlığın yarattığı; çaresizlik ve başkalarının, olayların merhametine kalmış olma duygularının eşlik ettiği, buna bağlı olarak kendine ve dünyaya dair algılamada kalıcı şok yaratan kritik deneyimdir.

Travmatik durumdan uzaklaşamıyorsa kişi travmadan kurtulmanın tek yolu vardır, bu da yaşadıklarını bilinçten ayırarak dondurmaktır.  Travmanın duygusu kişinin, bedensel, zihinsel ve ruhsal olarak taşıma kapasitesinin  çok üstünde olduğundan kişi yaşadıklarını dondurarak ve bilinçten ayırarak hayatta kalma stratejisi geliştirir.

Süreğen bir travma söz konusuysa, mesela istismar veya işkence durumlarında, kişisel kimliğin parçalanması gitgide daha otomatik hale gelir. Kişiliğin yalnızca belli bir bölümü bütün kalır ve travmaya dayanır, kişiliğin diğer parçalarıysa geri çekilir. Bu parçalanma sürecinde; algı bloke olur, kişi kendini bir sis bulutundaymış gibi deneyimler, duygular dondurulur, kişi uyuşur, soğuk ve duygusuz hale gelir, bedensiz bilinç durumu oluşur,  kişi sanki bedeninden ayrılmış da olayı dışarıdan izliyormuş gibi yaşar bazen de alt kişiliklere ayrılma görülür.

Travmanın Nesilden Nesile Aktarımı

Travmatik etkiler sadece asıl kurbanla sınırlı kalmaz, çünkü yaşadığımız bir travma içsel olarak gerçekleşir ve ilişki sistemlerimizi hem sosyal hem de kişisel alanda etkiler. Ne var ki durum bununla da kalmaz, ilk travmayı yaşayan kişi ölmüş bile olsa, travma, ilişki sistemlerini etkiler. Ruhsal ve duygusal bağlanma aracılığıyla travmatik deneyimler bir nesilden ötekine aktarılır ve bu şekilde çocuklar ebeveynlerinin travmalarının içine çekilir ve onlardan etkilenir. Travmatik bir olayın kişide yarattığı değişikler , kişinin anne ya babalık ilişkileri üzerinden çocuklara uzanır, bu ruhsal ve duygusal bağlanma süreciyle olur, bir ailenin yaraları nesilden nesile geçer ve sonraki kuşaklar tarafından miras alınır.

  Travmaya maruz kalmış ebeveynler; kaygılarını, negatif duygularını çocuklarına aktarırlar, çocuklarının kendilerini rahatlatmasına, kötü duygularından kurtarmalarına ihtiyaç duyarlar. Çocuklarına yönelik sevgi duyguları felce uğramıştır ve çocuklarının ihtiyaçlarına yönelik içgörüleri de yetersizdir.

Travmatize ebeveynler, bilinçdışı bir şekilde kendi yaşadıklarını çocuklarına aktarır, çocuklar da bilinçdışı bir şekilde ebeveynlerinin yazgısıyla kendilerini özdeşleştirirler. O zaman da çocuk iki çatışan gerçeklik yaşar; kendi gündelik yaşam deneyimi ve anne babasının geçmişte yaşadıkları, sonuç olarak da çocuk kısmi bir kimlik, bilinç bulanıklığı ya da parçalanmış bir kimlik duygusu yaşar.

Travmatik deneyimler, insanları gerektiği gibi duygusal bağlar oluşturmakta aciz hale getirebilir; insanlar öyle ya da böyle ilişki kurabilirler ama gerçek bir bağ oluşturamazlar. Böyle bir kişi ebeveyn olduğunda, kendi benliğinden bölünüp ayrılmış travmatik duygularıyla herhangi bir yüzleşme yaşamaktan kendini koruma ihtiyacı, onu kendi çocuklarına karşı sevgi duymaktan aciz kılar. Kendi travmasının neden olduğu hissizleşmenin bir sonucu olarak çocuğuna karşı herhangi bir olumlu duygu da hissedemez.

Anneyle çocuk arasında herhangi bir duygusal alışveriş gerçekleştiğinde  annenin bütün bastırma ve inkar etme çabalarına rağmen kontrol edemediği ve kendine saklayamadığı, travma duyguları da bu iletişime dahil olur. Bağ kurmaya hazır durumda olan çocuk bu noktada annesinin derin korku, öfke, utanç, üzüntü, suçluluk gibi kötü  duygularının baskısına uğrar. Yine de çocuk annenin bu kötü duygularına rağmen, bütün çocuklar gibi annesini sever ve bütün duygularıyla ona tutunur. Böylelikle çocuk, sevgi ve şefkat yerine, annesinin travmasının yarattığı duygusal kaosu kendi içine almış olur.

Aile Dizimi

Aile Dizimi, karmaşık ilişki sistemlerinde ruhsal çatışmaların nasıl ortaya çıktığını ve geliştiğini anlamaya yarayan bir yöntemdir.

Aile dizimi tekniğinin yaratıcısı teolog ve misyoner olan ve sonradan psikoterapi alanına yönelen Bert Hellinger’dir. Hellinger; 70 ve 80’lerde batı terapi dünyasının mevcut kaynaklarıyla eğitim görmüş ve  çalışmıştır. Moreno’nun aile dinamiklerini sahnelediği Psikodrama tekniğinden esinlenerek kendi Aile Dizim Tekniğini geliştirmiştir. Hellinger ailelerdeki bilinçdışı dinamiklerin, travmaların dizimler aracılığıyla keşfedilebileceğini, bilinçli hale gelebileceğini ileri sürer.

 Çocuklar ailelerinin travmatik yüklerini taşımaya çalışırlar, dışlanmış ve unutulmuş olanlar (tecavüze uğramış, ölmüş olanlar, suça bulaşmış, cinayete kurban gitmiş) sonradan doğanlar tarafından bilinçdışı bir şekilde temsil edilirler.  Anne-babalar travmalarını bilinçdışı olarak çocuklarına aktarırlar ve çocuklar yeniden dengeleme girişimiyle travmatik olayların ya tekrarına ya da travmanın duygusunu yaşamaya bilinçdışı olarak zorlanırlar. Aile Dizimi ile çalışmak, kişilerin bu ‘kör’ dengeleme girişimlerinin farkına varmalarına ve böylece onları değiştirmelerine, aile travmalarından ayrışarak özgürleşmelerine yardımcı olur.

Aile Dizimi Yöntemi; bir terapist eşliğinde birbirini tanımayan bir grup içinde uygulanır. Tanışma ve terapistin açıklamalarıyla çalışmaya başlanır, kişilerin hareket yoluyla duygularını ifade etmesi şeklinde gerçekleşir. Katılımcılardan birinin dizimiyle çalışmaya başlanır. Danışan bakmak istediği konuyu, sorunu  söyler ve gruptan temsilciler seçer ve uygulama yapılır, dizimi yapılan kişi bu sahnelemeyi dışarıdan izler. Kendi hayatı ve aile tarihiyle örtüşen yerleri temsilciler aracılığıyla bütün  olarak görür. Kişi iç dinamikleri ve içsel travmasının fotoğrafıyla objektif olarak karşılaşır, terapist eşliğinde travmasıyla yüzleşir, değişim ve dönüşüm için nereden başlayacağı konusunda farkındalık kazanmasıyla çalışma sonlandırılır.

Temsilcileri danışan seçer, çoğu zaman danışan, temsilcileri ya görünüşlerine , kendilerini takdim edişlerine ya da bilinçdışı bir şekilde aldıkları minik sinyallere bağlı olarak temsil edecekleri kişilere benzerliklerine göre seçerler. Tanışma  kişilerin birbirleri hakkında fikir edinmesi açısından önemlidir. Kişiler bilinçdışı bir sezgiyle grupta kendilerine benzer travmatik deneyimleri olanları duyumsayabilir ve bu insanları kendi dizimlerinde temsilci olarak seçerler.

Aile dizimi çalışmalarında temsilciler uygulama sırasında rollerine analitik olarak düşünerek girmezler, temsil ettikleri kişinin ruhsal ve fizyolojik koşullarını anında ve doğrudan algılayıp deneyimlemeye başlarlar ve ona göre hareket ederler.

Temsilci olgusu, İtalyan fizyolog Giacomo Rizzolatti’inin beyin araştırmalarındaki keşfi olan “ayna nöronlar” tarafından doğrulanmaktadır. Bu nöronların, bir eylemi gerçekleştiren kişiyi izleyen kişide de ateşlendiği  gözlenmiştir. Bu nöronlar keşfedilir keşfedilmez, beyin araştırmacıları, bu aynalama ilkesini, diğer önemli ruhsal işlevlerle bağlantılı beyin bölümlerinde de keşfettiler. Ayna nöron hücreleri ile kişinin duygulanım ve hislerinin tıpkı bir uyarıcı gibi, karşısındaki kişinin  duygularını  harekete geçireceği ve o kişinin yaşadığı duyguları karşısındaki kişinin  de yaşamış gibi tepki verebildiğini kanıtlanmıştır.

Teknolojinin ve iletişimin gelişimi ile psikolojik çalışmalarda da kişinin benliği, kişiliği çevresel etkileşimlerle oluşmasının önemi daha da artmış, vurgulanır olmuştu. sadece kişiyle değil kişinin bulunduğu aile, toplum hatta önceki nesillerin de dahil edildiği yöntemlerin daha etkili olduğu gözlenmiştir, beyin araştırmaları da bunu teyit eder gelişmeler sunmaktadır. Bu çalışmaların ve araştırmanın artması ile psikolojik hizmetlerin daha etkili ve daha hızlı sonuç alınacak şekilde gelişeceğini söyleyebiliriz.

ileGülderen Kılıç

Kimin Sınavı, Kimin Kaygısı?

Beynin hızla geliştiği, soyut becerilerin kazanıldığı, hormonal değişimle birlikte bedensel durumların kişiyi daha fazla kontrol ettiği bir dönem olan gençlik dönemi, gencin geleceğini de belirleyeceği bir dönemdir ve en büyük motivasyonları büyümektir.

Ergenin engellenme, hazzı erteleme, hedefe odaklanma gibi becerileri yetişkin düzeyde değildir, sınavlar da çocuğun bu becerilerini geliştirmede önemli araçlardır, sonuç ne olursa olsun kişisel gelişim, beyin gelişimi için bir kazançtır sınav süreci. Üniversite mezunu insanların daha az suça bulaşmasının bir nedeni de dürtü kontrolünü sağlayan prefrontal bölgesini daha çok kullanmasına bağlı olarak (düşünme, üretme, öğrenme süreçlerini yöneten bölge) daha gelişmiş olmasının da etkisi vardır. Çok sık olmasa da üniversite mezunu insanlarda da dürtü kontrolü gelişmemişse teknolojik ve bilgisini kötüyü kullanma şeklinde suç işleme eğilimi olabilir; toplumu yanlış yönlendirme, mesleğini kötüye kullanma gibi.

 Sosyal ve ekonomik koşullar sosyal medya teknoloji, anne baba ile ilişkiler çocuğun gelecekte ne olacağını belirleyen faktörlerdendir. Sınava girecek gençler bunları üzerinde taşıyarak sınava hazırlanırlar; ülkenin ekonomik koşulları, iş bulma stresi, anne-babanın beklentileri, kendisiyle ilgili beklentiler. Çocuğun motivasyonu, kendi gelişimi, gelecek kaygısı, geçmişin etkisi, bugünkü koşulların baskısı altında şekillenir. Çocuğun sosyal koşulları, sosyal uyumu iyiyse sınavla ilgili yükü de azalır, fakat bazı durumlarda sosyal ve ekonomik koşulları değiştirmek adına sınav önemli bir yer edinebilir kişi de.

Gelişimsel olarak sınava girdikleri yaşlardaki gençlerin uzun vadeli hedefler için kısa vadeli hazlardan vazgeçmeyi sağlayan beyindeki prefrontal korteks henüz gelişimini tamamlamamıştır. Sosyal medya ve teknolojinin kullanımı da çocuğu motive edebileceği gibi anlık hazzı tetiklediği için uzun vadeli amaçlar için yaptığı işe odaklanmasını azaltır, bozar. Anne-baba rahatlamak, kötü duygudan uzaklaşmak için sosyal medya ya da telefona yöneliyor ve uzun süre orada vakit geçiriyorsa, çocuğun bu çeldiricilere çok daha çabuk yönelmesine neden olur.

Anne-babalar kendi duygu, istek ve çatışmalarını çocuğa bilinçli ya da bilincinde olmadan aktarırlar. Anne ya da baba kendi okuyamamışsa çocuğun okumasını çok ister, çocuk anne babanın isteğini gerçekleştirse de bir şey eksik gibi hisseder ya da onların isteklerini gerçekleştiremeyecek diye yoğun baskı ve kaygı duyar. En önemlisi de çocuk anne babasıyla ilgili duygu ve çatışmalarını sınav üzerinden yaşar ve onlarla didişmenin aracı haline gelir sınav.

Anne babalar kendi geçmişine bağlı olarak, farkında olmadan çocuğun yetersizliğinden beslenir, çocuk yetersiz kaldığında kendilerini işe yarar hissederler. Bilinçli tarafları çocuk başarılı olsun, bilinçdışı yanları olmasın isteyebilir, çocuğa geçen bu karışık mesaj çocuğu da hem başarılı olmaya hem de başarısını sabote edecek davranışlarda bulunmaya yönlendirir.

Olumsuzlukların, başarısızlıkların aşırı önemsendiği ya da hiç önemsenmediği durumlarda sınav döneminde aile ve çocuk bu sürece hazırlıksız yakalanır. Sınav da iki seçenek vardır, başarı ve başarısızlık; başarısızlık seçeneğinin varlığı bile yoğun kaygı, panik yaratır, kişinin amaca yönelik davranışlarda bulunmasına engel olur, bu da kişide ümitsizlik, çaresizlik duygusuna neden olur.

Her sınav bir son yeni bir başlangıç için verilir. Ayrılık ve ayrışma gibi konularda yeteri kadar başarılı olamamış çocuklarda birey olmanın verdiği belirsizlik ve ne yapacağını bilememe hali sınavı olduğundan daha büyük bir mesele halini getirir.

Sınav kaygısında kişiler; ya başarısız olursam ya da sınavda hiçbir şey yapamazsam donup kalırsam, bayılırsam şeklinde terapiye gelirler. Başarısızlığın verdiği hayal kırıklığı, kaygı umutsuzluk bazen çaresizlik kendini değersiz hissetme, başarılı olup kendini değerli hissetme, mutlu olma gibi duygular  sınav süreci içinde yaşanabilecek duygulardır. Kişi bireyleşmiş, anne babadan ayrışmış ve ayrı bir kimliğe sahipse bu süreçte duygular hak ettiği kadar yaşanır. Bir miktar kaygı olması, negatif duygular olması öğrenmede aktif olmayı, beynin daha aktif çalışmasına katkıda bulunur.

Sınav kaygısı terapide nasıl ele alınır?

Sınavın anlamı kişiye buldurulur, anne-baba ya da yakın ilişkilerindeki sınavla ilgili duyguları kişinin duyguları ayrıştırılır.

Sınavın olası sonuçları ve yarattığı duygular konuşulur.

Çalışma daha uzun süreliyse kaygının kökeni ve nedenleri araştırılır, kişi serbest çağrışımla bu duygu ve düşünceleri boşaltır ve kaygıyla birlikte diğer kötü duygulara karşı benliği güçlendirilir.

İşbirliği yapıyorsa aile onlarla da çalışılır; kendi duygu ve davranışlarını fark etmeleri, genci olumsuz etkileyecek davranışlardan kaçınmaları için çalışmalar yapılır.

Gencin sınav anında kaygısıyla nasıl baş etmesi gerektiğiyle ilgili egzersizler öğretilir ( dikkatini başka yöne kaydırma, nefes egzersizleri, uzun bir çalışma ise kaygının ait olduğu kişiyi bulup ayrıştırma, bedensel duyumlarına odaklanma gibi).

Çocuğun sınava kaygısı düşük biriyle gitmesi uygundur, kaygı çok hızlı bulaşan bir duygudur, sınava giren ve kaygılı olan genci daha da kaygılandıracaktır,  bu konuda genç ve aile yönlendirilir.

Aileye çocuğa beynin işleyişi, öğrenme süreci anlatılır, kendisine özgü öğrenme yöntemi bulması sağlanır, kişinin kendine has öğrenme yöntemi ve plan oluşturması kişinin ona daha çok sahiplenmesine neden olur. Aileye de çocuğa da sınav sürecinin her aşaması ve sonuçları hakkında bilgilendirme yapılır.

ileGülderen Kılıç

Psikoterapi Öyküleri -B’nin Öyküsü-

Odaya girip karşıma oturduğunda  sanki anneannesi veya babaannesini bayram ziyaretine gelmiş bir gençti, resmiyet ve yakınlığı korumak ister gibi. Sevilmeyle beğenilme arasında gidip geliyor, dikkatlice bakınca kaçma, saklanma isteği görülebiliyordu.

Sen doğru olanı yap, ben kendim hallederim, tarifi ver, ben pişiririm der gibiydi. Söylediklerimi oldukça dikkatli dinliyor, çelişki arıyor, hem bulmak hem hiç bulmamak ister gibi kendi çelişkisinde bakışları dalgalanıyordu.

Ben de ise güven duygusu, tanıdıklık duygusu yaratıyordu (karşı aktarımına bak!) Yalnız, genç ve bir o kadar da kendine sahip çıkan hali vardı. Bu ilk izlenim, ilk his çalışmamızdan çok fazla yararlanabileceği, bu çalışmanın ona iyi geleceği ve benim kendi tarafımda ise anlaşılacağım duygusu. İyi bir başlangıçtı bu izlenimler. Terapilerde danışanlar çoğunlukla sizi anlamaz ya da anlamamazlıktan gelir(direnç), tekrar tekrar aynı şey konuşulur, farklı yerlerde, farklı zamanlarda yaşanılanlar arasında bağlantılar kurularak ruhsal farkındalığın olacağını bilmenin sabrıyla denenir, tekrar denenir. Bir yorumun, bir bakışın danışanda yarattığı anlamanın verdiği şaşkınlık, acı, farkındalığın hazzını görmek bu meşakkatli yolun limanıdır, fırtınalı ya da tekinsiz sessizlikteki denizde bir limana ulaşmak gibidir.

Sosyal kaygı yaşadığını, çok rahat olmadığını en çok da başlayıp bıraktıklarını(üniversite, yurt dışı) anlattı, bedenini tutup aralarda gülüşünü kaçırdığı oluyordu, durumu hafifletmek, kendini korumak istiyordu, kimden? Benden, kendinden, anne-babasından belki.

Tedirginliğinin nedeni neydi, neden bacaklarını birleştiriyor, vücudunu içeri doğru kapatıyordu. Penisi kaybolsun istiyordu, pensinden utanıyordu, nedendi? Eşcinsel olduğunu bu arada diye başlayan bir cümleyle söylemiş bir daha bu konuyu açmamıştı.

Sıkılma, sıkıştırıldığı yerde bir süre uyum sağlayıp sonra patlayıp gidiyordu-söylediği- bana bakarken gözlerinde gelip giden yıkabileceklerinden acı duyduğunu görebiliyordum, sanki yardım et seni de parçalamayayım, lütfen sen dayan pisliklerime der gibiydi.

Dayanıyordum, dayanabiliyordu ben ona o bana şaşırıyordu. Şaşkınlığında bana yakın mı uzak mı duracağını bilemiyordu, bense şaşkınlığına bazen uzak bazen yakın duruyordum .

 

 

 

 

 

 

ileGülderen Kılıç

kadın(lar)

 

Loş bir ışığın altında duvarlara sinmiş sessizlik ve eskiliğinde tarih gizli bir oda. Saçlarına yerleşmiş şarkılarda hüzünlü bir kızı uyuturken, gece çarpıtırken vicdanı çoktan görünmez oluyor gündüzün iyilik perileri, yaşamak mı lazımdı, belki de değildi, kimsenin olmadığı saatlerde sıcak ve sabun kokulu bir duştan sonra sek sek oynayabilmek için değer miydi değerdi, bir çocuğun gülüşü bir ömre sığardı.

 

 

Yorgundu, uzun süre aynı yerde bulunmak bile yorucuydu, koltuğa bıraktı kendini, öyle boş boş bakıyordu duvarlara, sehpanın üzerindeki kitap gözüne ilişti, dikkat çekici hiçbir özelliği yoktu, sade bir kapağı vardı, eskimeye yüz tutmuş bir kitaptı işte. Durdukça üşüşen düşünceleri ve ardından gelebilecek duyguları uzaklaştırmak içindi kitaba uzanması, kendiyle uğraşacak hiç hali yoktu, kitabın içinde kendine düşeceğini nerden bilebilirdi ki. Romanı okumaya başladı, iyi gidiyordu, kendinden uzaklaşıyor, başka bir alemde kendine hızla koşuyordu. Bir kadındı romandaki kendisini oraya yerleştirmiş gibi anlatıyordu yazar, hiç  benzerliği yokken kendisini nasılda buluyordu? Susuz kalmış toprak gibiydi, içtikçe susuzluğunu hatırlıyordu. Kim böyle bilebilirdi ki onu? Tanrı mı? Tanrı hiç konuşmamıştı onunla, çocukluğunda, yalnızlığında, çaresizliğinde hiç konuşmamıştı, o da vazgeçmişti çocuk unutkanlığıyla. Önce kendine baktı, koltukta kıyafetleriyle oturuyordu, çocukluğu hızla uzaklaştı bedeninin kıvrımlarına baktığında, sonra romana döndü.

Tavan arası bir odada, siyah saçlarını savurarak kendini beyaz bir ipe hazırlıyordu kadın, kendisinin de ölsem de kurtulsam dediği zamanlar olmuştu, cesaret edemezdi, bir çocuk içinde oyun oynayıp duruyordu. Kadın ipi doladı boynuna, kapıya doğruydu yüzü, beklediği biri mi vardı? Kurtarsın diye mi yoksa ipte görsün acı çeksin diye mi, sanki kendisi o yüzü görecekmiş gibi kapıya dönük yüzü, ölümden sonrası ölümden önce kuruluyordu tabi.  Beklediği bir erkekti mutlaka, kızların erkektir kahramanı, kimsesiz kızlar hep bir kadına hizmetçi düşerdi.

Tırnaklarını kemirdi, çok benziyordu romandaki odayla kendi odası, tek fark tavandaki ipti, hayran kaldı, ne cesurdu, kendisi ürkek bir kuştu, kim ne dese ona uyuyor, olmadı kaçıp saklanıyordu şu tavan arası kafesine, kadın öyle miydi, saçlarını yaptırmış, dolgun kalçalarıyla, daracık çiçekli geceliğiyle dünyayı deviriyor edasıyla tabureyi yıktı. İrkildi, yüreği hop etti, sayfanın sonuna gelmişti, çevirmek için sayfayı elini kitabın ucuna götürdü, son anda sevgilisi gelecek onu ipten alacaktı, beyaz teni, dolgun memeleri, hüzünlü dudakları sarkıyordu, yere değdi değecekken ayakları ölür müydü insan? Sayfayı salladı salladı vazgeçti, katladı ucunu sayfanın, kapattı kitabı. Evinin en huzurlu yeri mutfağına gidip bir kadeh kırmızı şarap hazırladı, odaya döndü, içerisi fazla geldi, pencereye yöneldi, pencereden  gölgesi yansıyordu kendine. Demek ki kahramandı kendisi de, sorsan nedenini açıklayamazdı, içmeden sarhoş büyüklüğüne kapılmıştı. Yazara, kendine ve kadına kadehini kaldırdı, her gece gözlerini sıkıp Tanrı’yla buluşmayı hayal eden kıza göz kırptı.

Neden mutluydu ve neden roman bu kadar etkilemişti, kimdi o kadın? Elindeki kadehe baktı sonra uzaklara daldı şarabın gölgesinden, ardarda çatılar uzanıyordu, birbirine yaslanmış, birbirinin üstüne çıkmış, kimi tek başına sivrilmiş, kimi biraz eskimiş, kimi ise oldukça yeniydi, tıpkı insanlar gibi diye düşündü. Gökyüzüne odaklanmak için gözüyle epey yol alması gerekiyordu; odanın loş ışığı, pencere, kadehin yansıması, çatılar ve nihayet gökyüzü, berrak, beyaz bulutlar serpilmişti, adeta eğleniyordu altında süzülen kuşlarla. Aşağısı sıkış tıkış, bin bir olay, bin bir acı, heyecan mutlulukla yığılıydı, fazlaydı insan gibi fazlaydı gibi her seferinde baştan çıkarıyordu insanı. duygular da bu şehir için. Kadehini hafifçe çevirdi, insanın kendini özel hisssettirmek için kurgulanmış bir şey vardı cam kadehle kırmızı şarabın buluşmasında, şarap bir sırrı taşıyor da bir tek senle paylaşacakmış

Bu gün bir farklıydı, aylarca düşünmediğini şu yarım saat içinde düşünmüştü, eve baktı eski tarihi bir evdi, düşündükleri, şarap, tabi ki roman çok etkilemişti, çıkıp hava almaya, sokaklarda dolaşmaya karar verdi. Hava güneşli, açık fakat serindi. Paltosunu giyindi, eteği vardı üzerinde değiştirmeye üşendi, işyerinde ne kadar ciddi olması gerektiğini hatırladı, siyah topuklu ayakkabılarına baktı, giymek istedi onları, basıp sokaklara kaldırımlara diğer sesleri unutup bedenini varlığını hareketini hatırlatan o sese odaklanacak her adımda çevresindekiler silinmeye başlayacaktı. Çocuk ağlamalarına, kadınların şüpheli bakışlarına, erkeklerin ürkek arzulu süzüşlerine aldırmadan yürüdü yürüdü epeydir oturmadığını hatırladığı boğazın kenarındaki banka elleri ceplerinde oturdu, bacaklarını iyice birbirine yapıştırdı etek giydiği içindi, karşısında deniz vardı oysa, denizden bile gizler olmuşuz kendimizi dedi, denize güvenebileceğini hatırlamak gülümsetti, uzun uzun baktı denize, başka bir yakındı kendisine, akan suyu, birbirini zıt yönde akan suyu izledi, biri bir yöne akıyor, diğeri öbür yöne, niye aynı yöne akmazlar ki daha kolay olurdu, insan gibi çelişkiliydi suda. Aklına romandaki kadın geldi, asmış mıydı kendini nedendi, romanın ilk on sayfasında böyle bir sahne mi olurdu, kimdi, nasıl olmuştu hiçbir şey bilmiyordu, romanın başı olduğu için kadın ölmemiş olmalıydı ya da ölmüştü, romanın kahramanın annesiydi çocukken annesi kendini asmıştı ya da kahraman kadın sevgilisi terk etti diye astıysa sevgilisine mesaj gönderip ipi boynuna doladıysa adam gelip onu ipten kurtaracaktı ama gerçekçi olmayacaktı neden gerçek olması için kötü mü sonuçlanmalıydı, trajedi olmayınca gerçek olmuyor muydu? Bunları düşünürken denizin içinde kayboldu, hangi yöne gidiyordu acaba dipten giden akıntıya mı kapılmıştı yoksa yüzeyden gidene mi tutunmuştu, bir de ikisinin arasında kalmak vardı, hiç gidememek demekti, galiba üçüncü seçenekteydi.  Hayatın orta yerinde, kendinin orta yerinde, romanın  orta yerinde kalmıştı. Hatırlamak istemediği ne çok şey vardı, şimdi üstüne üstüne geliyordu, o romanı nasıl almıştı?

Bir İstanbul gezisiydi, kot pantolon, spor ayakkabı, sırt çantası, hafif makyaj, kıyafete uygun  küpeler olmazsa olmazı, öylece sokağa attığı günlerden biriydi, hava güneşli ve güzeldi, ağustos sonu yahut eylül başıydı. İstanbul’u gezmeye doyamıyordu, kayboluyordu, gizleniyordu, kusurlarını bilse de kimseye söylemiyordu, yine İstanbul’da kaybolası gelmişti, en çok Haliç, Karaköy, Galata üçlüsünü seviyordu, kendini evinde gibi hissediyordu. Onca kalabalığa rağmen şehir kendisi için kurulmuş gibi geliyordu, köprü geçsin diye yapılmıştı, yorulduğunda Haliç’e doğru oturup dinlensin diye yapılmıştı o kafeler, balıkçılar, kediler, martılar, denize yansıyan güneş, vapurların düdükleri onun için oradaydı, başka hangi şehir böyle sarardı ki, İstanbul başkaydı, halden anlardı, herkes için yapacak bir şeyleri vardı, kalabalık biraz kaybolabilsin diye oradaydı, kendini kaybetmeden kandırmana izin veriyordu bu şehir diye düşündü muzip bir gülümseme belirdi yüzünde, rüyada olup rüyayı bilmek gibiydi.

Herkesin tanıdık herkesin yabancı olduğu zamanda, ayakları yere bastığı yerden geçerken arkasında gözlerini bırakarak önünü merak edip arkası yarım kalarak geziyordu, bu halin en güzel yanı düşünmeye vakit olmamasıydı, beynini kontrol etmek bu olsa gerekti. Dolaştı çok dolaştı, durdu kaldı, hızlandı baktı, her şeyi içine almak istiyordu, ihtiyacı olduğunda çağıracaktı gördüğü, kokladığı, hissettiği her şeyi. Dükkanlarda duruyor, kendisine aitlik hissettiren bir şey arıyordu, o zaman o satın alınıyor, hasret gideriliyordu, bazen bu bir küpe takı, şal, kazak, kitap olabiliyordu. Bugün kitap olacaktı, kendisinin bile haberi yoktu, kitap almak gibi niyeti de yoktu, ne hava buna uygundu, ne İstanbul, ne martılar, içinde şarkı söyleyen çocuk çamurlara basıp dans edip gezmek istiyordu.

Karaköy’ün dar sokakları onu içine çekti, içeri daldıkça yavaşladı, tekinsiz bir griydi, tıpkı masallardaki gibiydi, çocukları durdurmak içindi masalların o sessiz bekleyişleri, içini hem bir tedirginlik, hem merak hem de bir yalnızlık kapladı, çok mu uzaklaşmıştı kendinden oysa biraz önce içindeki çocuk şarkı söylüyordu, arkasına baktı bildiği sokaklardı, insan geçtiği yeri bir daha geçmiyor aslında, bugünde öyleydi bu sokakları çok iyi tanıyordu, hayır bugün ilk defa geliyordu, neden bilmiyordu öyle bir histi yabancılık.

 Sokakta boğulmamak için bir dükkana attı kendini, düşüncelerine sokak dar geliyordu, dükkan kitapçı dükkanıydı, kendisini hem susturacak hem kendisini dinleyecek kitaplardı, en güvenilir yer orasıydı, daldı dükkana, sadece kitaplar anlayabilirdi onun bu halini, dışardan bakan biri kitap almaya giren herhangi biri zannederdi, neden göremiyoruz birbirimizi gerçekten diye geçti içinden saklanamamak nasıl bir şey olurdu acaba, iyi gelmedi bu fikir. Küçücük bir dükkandı, fikirlerinin mi yoksa sokağın köşesinde miydi, merdivenle iniliyor fakat içeri girilebiliyor muydu emin değildi, kitaplarla duvar döşemişler gibi duruyordu, daracık, adım atılacak yer kadar yürüme alanı vardı, her yer kitaptı, büyük küçük çoğunlukla eski, küçücük dükkana bu kadar hayat sığar mıydı, sığıyordu, insana sığmıyor muydu, onca acı, onca sevinç, onca yalnızlık, onca çatışma bir de susuyordu insan, kitaplar hiç olmazsa içini döküyor, tüm mahremini anlatıyor rahatlıyordu, insan yapamıyordu, her yerde herkese anlatamıyordu, söyledikleri bazen eksik kalıyordu, içini dökerken doluyordu, öyle bir canlıydı dışı gibi içi de sürekli devinen. Bir kitap olmak geçti içinden, sağlam bir yere yerleşip etrafı izlemek, kendinden emin, söylenecek her şeyi, son sözünü de söyleyip kapağını kapatan, her okuyanda tekrar canlanan, okuyanın içine dolan kendini bitirmeden, kendini boşaltmadan aynı kalarak, büyüklüğünü bozmadan, kendini değiştirmeden, her seferinde azıcık yıpranarak bunu bile olgunluk ve keyifle karşılayan bir kitap olmak istedi. Arayışlarını, olmamış yanlarını, kendini bilmediği yanlarını öğrenirken zaaflarının tel örgülerine takılan, acemi değiştim derken hala aynı yerlerde kaybolan kendini düşününce fena fikir değildi. Koridorda ilerliyor mu yoksa aynı yerde miydi, kendini bu dünyadan alıp başka bir dünyaya götürecek yolda gidiyormuş gibi hissetti, gizemli, zamansız, ayakları yerden kesilmiş halde ilerliyordu birden irkildi karşısına bir kapı oradan da başka gezegene gideceği bir gemi bekliyordu, gülümseyen yüzüyle hafif bir tebessümle karşısında  esmer tenli, uzun denebilecek, zayıf sayılmayan gözlüklü bir adam belirdi, kitapçıya uygundu, kitapların arasında insan gerçeği görebilmek için gözlüğe ihtiyaç duyardı elbet. Gülümsedi kadın, bir rüyadan uyandırılmış gibi ya da bir rüyaya düşmüş gibi hem ürktü hem utandı, nerede olduğunu, kim olduğunu hatırlaması için saniyeler geçti adamın bakışlarında kendini bulması, utandı kendi kendine oynadığı bir oyunda yakalandı, o da görmüşmüydü oyunu, adamın gülümseyişindeki dudak kıvrımı, gözlerindeki hafif kısık bakış aynı şeyi gördüklerini hatta aynı oyunu farklı zamanlarda birbirlerinden habersiz oynadıklarına dair izler taşıyordu, bu utandırdı kadını kendini kırmızı eteğiyle ilk sokağa çıktığında yan binada oturan oğlanın beğenen utangaç bakışlarını hatırladı, duygular birlikte yaşanınca kiminki önceydi bilinmiyordu, bu sefer utanmada yalnızdı, adamın yüzünde sıcak tanıdık bir gülümse vardı ve kendi utancı adamın duygusunu değiştirmiyordu, kendine yavaş yavaş geldi, adamın gözlerinden sıcaklık kendi bedenine geçtikçe vücudundaki gerginlik yavaşça kayboldu, gülümsedi, tedirgindi neyle karşılaşacağını bilmediği bir durumda kendine zaman kazanıyordu.

Adam; “buyrun” dedi.

ileGülderen Kılıç

Psikoterapi Öyküleri-A’nın Öyküsü-

Kendisi gençti fakat ruhunda kim bilir kaç kuşak dans ediyordu ve her birinin acıları ve mutlulukları korkuları ve öfkeleri oradan oraya savruluyordu, yaşadığıyla içinden yaşanılanları korumak için köşesine saklanmış iki büklüm ağlıyordu. Kırmızı başlıklı kız misali babaannesi anneannesi annesi geçmiş kadınları tarafından yutulmuş gibiydi, kız çocuğuydu  odanın bir köşesinde annesinin geleceği saati bekliyordu, saati çözemiyor yelkovanın ilerlemesi ilerlerken çıkardığı ritmik ses sakinleştiriyor umut veriyordu, zamanı anladığında büyüceğini böyle geçen günlerde anlamıştı. 

Terapiye bu yüklerle gelmiş her şeyi kendinden biliyordu, çok acı çekiyordu, geliş gidişleri o yaşta terapiye sıkıca tutunması beni şaşırtıyordu. annesi durumu çok hızlı çözüp onun terapisinden hızla uzaklaşmış kızının gelmemesi için elinden geleni yapıyordu, kızında kalmazsa yük kendine dönecekti ve bu yükü almak istemiyordu dördüncü yılın sonu oldu anne daha bir uzaklarda kayboldu, bana dokunmayın yeteri artık açık açık söylüyordu, o kendinden başka bir yer bulamadığından ağır aksak iyileşmeye uğraşıyordu, annesine ihanet etmeden iyileşmek istiyor istedikçe gerçeğe bakamıyor bakarsa yalnızlığında kaybolmaktan korkuyordu, gelişleri beni şaşırtıyordu düzenli çoğunlukla aksatmadan, seanslarda elinden geldiği kadar uğraşıyor, tutunacak dal bulmuş bırakmıyordu, bense kendi gelişimim kadar sağlam bir dal oluyor ve yoluma devam ediyordum, kendi gerçeğimi bulmaya çalışıyordum, bazen kayboluyor bazen yepyeni su yüzüne çıkıyordum,

Ne iyi gelmişti bunca yıl neden bana inanmıştı ve vazgeçmemişti, terk etmemiştim, içten yanım vardı, acemiliklerim vardı bu belki samimiyet ve güven yaratıyor bir yandan da tamamen iyileşmekten koruyordu, annesini korumak zorundaydık, yoksa nasıl yaşardı? Kendini  bulma sürecinin heyecanı  kendi yolunda devam etmesini sağladı yavaştı gençti belki çok uzun zamanı vardı bir de annesi. Annesine borcunu aynı mesleği seçerek ödedi, tıp okumaya karar verdi, psikiyatri düşünmesi benle ilgiliydi, rehberleri önemliydi, bazen eşit bazen saldırgan tavırları bazen sevgiye aç halleriyle bir çocuk kadar masumdu, sabırlı ve hoşgörülüydü, kendi terapist yolculuğumda yenilendiğim noktaları hiç yadırgamadı hızla aldı ve değişimi için motivasyonu çabası iki katına çıktı, benle daha az ilgilenmeye başladı, en sevdiği ve kafasını en çok karıştıran çalışma sen başkasın ben başkayım ayrışma, çalıştıkça çok umutlanıyor, ayrı olma deneyiminin hazzını yaşıyor böyle yaşamak çok güzelmiş diyor fakat bir yandan umutlandıkça kötüleşiyordu, annesi ne olacaktı? Annesiz olur muydu? Çocuklar annesine ihanet etmezdi, anneyi anlamamak günahkar olmak demekti, babası aralarda seansın konusu oluyordu, erkelerden konuşmak heyecan veriyor utangaç çocuk gibi oluyordu, erkekler gitmek demekti yükleriyle bırakmak istemediği annesi, manik depresif ablası, sağı solu belli olmayan babası vardı, iyileşip onlara bakacaktı, mümkün müydü değildi? Seanlarda onları iyileştiremeyeceğini duymak onu çok rahatlatıyor, fakat etkisi kısa sürüyordu, bazen ben düşman oluyordum onu anne babasından alan masallardaki cadı kadın, bazen de kül kedisindeki peri, ben hayatında olayım istiyordu, ailesiyle bir başına baş edecek gücü yoktu, kendini tamamlarken ve dış dünyada hayat kurarken onlar yoktu ben arada bir yerde durmalı ona gerçeği ve kendini göstererek büyütmeliydim, kısmi annelik işlevi?

Süreci ve büyümeyi kendi belirliyor ben onun izin verdiği kadarına dokunuyordum, çok seansa getirmese de dış dünyada terapiyi çalıştığını anlıyordum, daha büyümemiş bir fidan gibiydi ailesinden ailesinin travmalarını bırakmaya henüz hazır değildi, zamana ihtiyacı vardı, zamanı boldu, daha çok gençti.

Bir mücadelesi daha sonuç verdi annesi terapiye gelmeye karar verdi, anne bir çocuk gibi heyecanlıydı, kaygılıydı, kendim için diyordu(bu iyiye işaretti), çok yükü vardı çok zamanı geçmişti, yine de kızıyla bir şeyler fark etmiş, inkar etmiş bana kızmıştı zaman zaman yine de benim varlığım yükünü hafifletiyordu, kızının ısrarlı değişim çabası ve anne olarak ona gösterdikleri ve katıldığı bir grup çalışması, bizim terapimizi, kızının söylediklerini doğruluyordu, görmek bilmek ve tutarlılık onu hızlandırmış, kendisi için büyük bir adım atmasına neden olmuştu.

 

ileGülderen Kılıç

Depresyon Kendini Kandıramama Hastalığıdır

Depresyon; kişinin günlük işlerini, sosyal hayatını devam ettiremeyecek yoğunluktaki mutsuzluktan hafif düzeyde keyifsizlik ve isteksizlik şeklinde belirtileri olan ruhsal  yaşantı halidir. Ağır seyreden ve uzun süren durumu hastalık olarak tanımlanıp tedavi ihtiyacı görülmektedir.

Depresyon gerekli midir?

İnsanın üzülmesi, hayal kırıklığı yaşaması, reddedilmesi, kayıp yaşaması, engellenmesi, isteğini elde edememesi gibi durumların insanda yarattığı duygu hali depresyon skalasında bir yer alır.

Depresyona bakış çoğunlukla negatiftir, kurtulmak için her şey yapılır. Bireyin tüm güçlü olma fantazisi ile sistemin işe yarar olma beklentisi, bu insanı derinleştiren, olgunlaştıran, kendini, ötekini anlama, hissetme, görme kapasitesini arttıran süreci yaşamasına izin vermez.

Çılgınca alış-verişler, hiç bitmeyen tatiller, aşırı yeme, seks, alkol ve maddeye yönelme, kontrolsüz antidepresan ya da diğer rahatlatıcı ilaçlara başvurma acı duygusuna karşı güçlü savunmalardır. Günlük yaşam içinde kişi bunların hafif düzeyini negatif duygulardan kaçmak için kullanır, kaçtıkça duygu artar, depresyon denen yoğun, elini kolunu bağlayan duygu seli kişiyi esir alır. Kişi hala bu duyguları inkar etmeye çalışıyorsa yıkıcı eylemler görülebilir; intihar, cinayet, cinsel kötüye kullanma ya da buna maruz kalma, madde kullanımı gibi kendi hayatına ve çevresinin hayatına zarar verici eylemler boyutuna varabilir.

Kötü dediğimiz, bize acı veren duygulardan kaçışımız yoktur, sadece biraz zaman kazanabiliriz ya da bu duyguları yaşamaktansa yıkıcı eylemler içinde kayboluruz.

Ruhsal gelişimde  depresif dönem olur mu?

Psikanalitik kurama göre evet. Çocuğun gelişiminde depresif dönem adı altında gelişimsel bir dönem vardır. Bu dönem bir yaşla üç yaş civarındadır, çocuğun bedensel ve zihinsel gelişimiyle birlikte dünyanın, kişilerin  sınırlarını ve sınırlılıklarını algısal olarak keşfettiği ve ruhsal olarak da bunu sindirmeye çalıştığı adaptasyon dönemidir ve bu dönem her çocuk için olgunlaştırıcıdır. Gerçekliğin ve gerçekliğin sınırlarının, engellerinin farkedildiği bir dönemdir. Anne-babanın ruhsal olgunluğu, gerçeklikle ilişkisi çocuğun bu dönemi nasıl geçireceğinin de belirleyicisidir.

Neden depresif duygulara; üzüntü, yas, kayıp duygulara dayanamadığımız bir önceki dönemde neler olduğuyla da alakalıdır. Depresif dönemin öncesindeki dönem bir yaş civarına kadar süren şizoid-paronoid dönemdir. Bu dönem; çocuğun kendini yetişkinin bir uzantısı gibi yaşadığı, benliğinin henüz oluşmadığı, duygularını dışa attığı, dışarıyı da tehdit algıladığı yani henüz gerçekliği bilmediği bir dönemdir. Negatif bir bakış öldürme gibi algılanabilir, duyguyu eylem olacakmış gibi tepki verilebilir. Çocuk dünya karşısında yabancı ve deneyimsizdir, bu dönem gelişimsel olarak sağlıklı olup bebek hayatta kalma içgüdüsü tarafından yönlendirilir. 

Paranoid döneme; dış dünyanın da iç dünyanın da tüm güçlü olduğunu zannedildiği, sınırın olmadığı, bazen dışarısı kendisi, bazen de içerisinin dışarısı olduğu, kişileri ve kendini bütün algılayamadığı, ya kötü ya iyi olarak böldüğü, büyüteç altında yaşanıyor gibi algılanan bir dönemdir diyebiliriz. Her şeyin garip, büyük olduğu, sınırların kaybolduğu bir deneyim halidir. Bu görüntülerin nasıl değişeceği, nasıl bir ruhsal yapıya evrileceği, anne-babanın dünyayı, kendini nasıl algılayıp çocuğu nasıl gördüğüne göre farklılaşacaktır.

Az zararla bu dönemi tamamlarsak yavaşça depresif döneme geçeriz. Yani gördüklerimizin şekli, yoğunluğu, biçimi, varlığı değişmeye başlar, insanlar fark edilir. İçerisi-dışarısı, ben ve öteki ayrımı başalar, bu kayıp duygusunu da beraberinde getirir. İnsanlar vardır, iradeleri vardır, hareket ederler, isterlerse gelirler, isterlerse severler, beslenmek için bir şey yapmak da gerekir. O büyülü dünya bozulmuştur, herkes insandır, garip çarpık da olsa büyük olan görüntü kaybolmuştur, bunun yası yaşanır ve adaptasyon başlar. Ayrılığını, tekliğini, sınırları kabulle birlikte kendisi de sorumluluk alır, isteği için çabalar, alış-verişi öğrenir.

Ailenin yapısı davranışlarıyla biçim alacak şekilde esnek olan ruhsal yapı için hayatta kalmak birinci amaçtır. Anne-babanın ruhsallığı nasılsa çocuk onu kopyalayıp öyle hissedip öyle davranır. Çocuk bu yaşlarda dışarıya karşı savunmasızdır, sınırları olmayan bir varlıktır ve insan olması diğerlerinin varlığına bağlıdır, bunu deneyimle keşfeden insan canlısının en önemli becerisi uyumdur. Uyum becerisi sayesinde bebek, önce aile sistemini çözmek için beynini kullanmış ve yaratıcılığını geliştirmiş, daha sonra da insan, medeniyet ve teknolojiyi yaratmış, yaratmaya devam etmektedir.

Depresif dönemden çok  paranoid dönemin özelliklerinin günümüz insan ruhsallığında baskın olduğu görülmektedir, narsistik dediğimiz tüm güçlü, zıddı tüm güçsüz olduğu dönemin motivasyonuyla hareket etmektedir.

 Zamanın hiç mi suçu yok?

İnsan davranışlarında gelişimsel olarak medeniyetle birlikte ilerleme beklenirken daha ilkel savunmalarla (inkar, bölme, eyleme vurma gibi) hareket ettiği gözlemlenmektedir. Anti-depresanlar çok yaygın kullanılmakta, alışverişler yapılmakta, keyif verecek şeylerin adeta tutsağı olunmaktadır. Kişiler için haz hayatta kalmayla eş anlamlı olmuş,  acı o kadar katlanılmaz hale gelmiştir ki, ölmek ve öldürmek o duyguyu hissetmekten daha kolay olmuştur.

Bu sürecin bir nedeni de insanın kuşakların acısını, travmasını  da taşıyamaz hale gelmesidir. Nasıl mı? Kaç kuşaktır insanın var olmak için verdiği savaşlar, acılar, kayıplar, korkular kuşaktan kuşağa aktarılıp bugüne gelmiş ve bu yük belki de insanlığı yormuş ve insanın gücünü aşıyor olabilir. Bir yandan da insan bu yükü taşımamanın yolları peşinde, kaçış aramaktadır, bu kaçış yolları sonunu getirecek bile olsa.

İnsan tarihin arasında kendini kaybetmiş ya da tarihe sırtını dönmek istiyor olabilir, bu yüzden de kendi acısına dayanamıyor, acıdan kaçıyor, haz arıyor olabilir. Fakat kendi acısından kaçtığı sürece de hem kendi hayatı hem de gelecek kuşakların hayatı olumsuz etkilenecektir.

Psikologlar, sosyologlar günümüz insanının yapısını iyi analiz etmeli ve kitleleri bilinçlendirmelidir. Bu hiç kolay olmayacaktır. Çünkü; kitlelere ulaşma hızları bir görüntünün ulaşma hızından çok daha düşük olacaktır. Bilginin karmaşıklığını içselleştirmek, zaman, emek, düşünmek gerektirecektir, fakat bir görüntü, bir kaza, bir ölüm, cinayet, seksi bir figür insan beynini daha hızlı ve yoğun ateşleyeceği için düşünme gibi üst işlevleri bloke edecek, kişi bu yoğun duyguların esiri olarak sürüklenecektir; cinayet, tecavüz gibi kontrolü dışında eylemlerde bulunacak ve yaptığı bu eylemler sorulduğunda mantıklı bir açıklama yapamayacaktır.

Tüketim,  kitle iletişim araçları, teknoloji, sosyal medya derken uyaran bombardımanı altında kendini koruyamayan insan benliğinin parçalanmaması için tüm güçlülüğe sığınmış durumda. Zayıflığını, ötekine ihtiyacı, kaybı hatırlatan her şeyden kaçmakta, kaçmaya zorlanmaktadır, arabanın hızına yetişmek zorundadır hayatta kalma stratejileridir bütün bunlar, bilinçdışımız tekrar yapılanmaktadır.

Psikolojik baktığımızda gelişimsel olarak daha geride sayılan paranoid-sizoid döneme ait olan tüm güçlü olarak hayatta kalma fantezisiyle hareket ediyorsak, ki; acıdan kaçışımız, gerçekliği reddeşimiz, iyi ve kötüyü bölmemiz, tüm güçlü olma yönünde kişisel ve toplumsal olarak yapılanlar düşünüldüğünde  öyle görünüyor, bu yapının ayakta kalması gelişimsel olarak mümkün görünmüyor.  İnsan kendi zayıflığının güce dönüştürme paradoksuna düşmüştür.

İnsanın zayıflığını, gerçeğin, etrafa muhtaçlığın, sınırların kabulünü reddettiğimiz, acıya, üzüntüye, negatif duyguya tahammül edemediğimiz içinse bu yaptıklarımız ruhsallığın bir parçasının inkarı söz konusudur.  Bastırılan, görmezden gelinen şey yok olmaz daha da güçlenir ve organizmaya zarar verir. Bu yüzden üzülebiliyor ve bu duygudan çıkabiliyorsanız, yalnız kalabiliyor, kendinizi dinleyebiliyorsanız, terk edildiğinizde ya da ayrılık yaşadığınızda yas duygusuna dayanabiliyorsanız, kendinizi çok güçlü ve şanslı saymalısınız. Depresyona girmekten de korkmamalısınız, olumsuz duygularınızla barışıksınız ve de benliğiniz hem olumlu hem olumsuz duyguyu barındırabilen bütün bir yapıya sahip demektir.

Depresyon iyidir

Ruhsal gelişim olarak ileri gitmek istiyorsak , sağlıklı olan bu depresif dönemi atlatıp hayatı daha gerçekçi yaşamak, acıya tahammül edebilmek, kendi benliğinin ihtiyacı olan hazzı deneyimlemek, ben ve ötekini ayrıştırıp anlamlı ilişkiler kurabilmek istiyorsak  kendimizden başlayıp, olumsuz duygularımızla barışmak zorundayız.

Öldürmeyen acı güçlendirir demiş Nietzsche.

Hazzı ertelemenin, hazzı durdurmanın, agresyonu bekletmenin, dönüştürmenin verdiği sancılı süreçtir sağlıklı depresif hal, yani insan olmanın yoludur.

Önce mutsuzluğunuzla barışın, sistemin tüketim amaçlı verdiği açık ve örtük mesajlarına karşı uyanık olan, reklamlara dikkat edin (masallardaki hazzı vaad ederek çocuk fantilerimizi harekete geçiren).

Ölümcül acılara düşmemek için, hayatın içindeki küçük acılardan, yoksunluklardan, hayal kırıklıklarından kaçmayın. Mümkünse kötü duyguyu yaşayın, mutlu olmak için çırpınmayın, hele de kötü duygudan kaçmak için rasgele haz peşinde koşmayın, mutsuzsanız mutsuz olun mutluysanız mutlu.

Çöp yığını gibi düşünün bastırdığınız şey ne kadar büyükse patlaması da beklemediğiniz zamanda ve etkisi de bir o kadar büyük olur.

Geçmiş kuşakların davranışlarından siz sorumlu değilsiniz, onların yükünü taşımayın, kendi hayatınız ve davranışlarınızın sorumluluğunu alın.

Depresyona girmek istemiyorsanız küçük depresyonlara girin, depresyonunuz büyükse günlük hayatla, işle baş edemiyorsanız, keyif aldığınız şeyler artık iyi hissetmenize yetmiyorsa, çevrenin, kitapların verdiği tavsiyeler işe yaramıyorsa, uyku, yemek sorunu, öfke patlamaları, ağlama nöbetleri yaşıyorsanız, kendinizle ilgili sürekli olumsuz algınız ve duygunuz varsa, kendinize zarar verme, intihar düşünceleriniz varsa, bunları, bu belirtileri mutlaka ciddiye alın, bir uzmandan yardım alın. Bir insanın başka bir insandan yardım alması oldukça doğaldır. Antidepresan belki bir iki gün içinde sizin iyi hissetmenizi sağlayacaktır, çok kolay ve ucuz da  olacaktır, fakat bir uzmanla -ilaç da kullanacak olsanız- iletişime geçin.

Kalıcı iyileşme sağlıklı, bilinçli bir iletişimle gerçekleşir.

Beyniniz, ruhunuzun değerini bilin ve onun sesini dinleyin, doğru çözüm için sizi o yönlendirecektir.

Size iyi geleni yine en iyi siz bilebilirsiniz, yeter ki kendinizi duymaya açık olun.

 

 

ileGülderen Kılıç

Evrenin Aynası

Acılarımdan bal süzüyorum

Ruhumun kovanlarına

Değmez mi?

Bir yudum

Gökyüzü içmeye.

Bu hayat

Hep imtihana tutuyor

Geçmek değil mesel

Kalabilen görebiliyor

Olanı biteni.

Şaşkın bakma öyle

Kelimeler arasına gizlenmiş

Gölgeleri okumadan

İçindeki boşluğa

Hep yenik düşersin.

Ne kadar biriktirirsen biriktir

Kilitli kafeslerde

Paranoyak

Bir kaybetme

Sanrısına düşersin.

Yağmur yağarken

Aç avuçlarını

Damlaların

Ellerinde buluşmasına.

Bıraktığında kendini

Evrenin aynasına

Bir sırra

Teslim et kendini.

Gördüklerini

Sakın tutma

Bir yol bul

Anlat

Düşene

Koşana.

Dur bekle

Değsin

Bin yıllık hayat

Derinlerine.

ileGülderen Kılıç

İnsanın Dayanılmaz Kaygısı

Kaygı insanlık kadar eski bir duygudur. Eski çağlarda yaşamış insanlar, mağara duvarlarına çizdikleri resimlerle yaşadıkları korku ve kaygıyı bize yansıtırlar; bu resimlerde bir tehdit (mesela bir hayvan figürü), ölüm riski ve kaçan insan figürleri görürüz. Kaygının ölümle bir ilişkisi olduğunu söyleyebiliriz, fakat bu ilişki insanda nasıl gözlemlenir ve nelere yol açar ya da herkeste niye aynı biçim ve yoğunlukta olmaz?
“Kaygı ölüme meydan okuyuştur” desem, kişiyi güçsüz bırakan bir duyguyu meydan okumayla birlikte düşünmek saçma görünebilir. Ancak hayatta kalmak için tehlikeyi öngörmemizi ve tehlikeden kaçmamızı bu duygu sağlıyor olabilir mi? Hatta daha ileri gidip kaygı olmasaydı bugünkü medeniyet de olmazdı diyebiliriz. Hayatta kalma güdüsü-ölüm arasındaki çatışmadan doğan kaygı, ölümü yenmek için çabalarken uzaya gitmemize, teknolojinin hızla gelişmesine neden olmuştur. İyi mi kötü mü olduğu başka bir tartışmanın konusudur.
Dünyayla kurduğumuz ilişkinin kuşaktan kuşağa aktarıldığını düşünürsek bu kaygıdan kurtulmamız zor görünüyor, o zaman biz de açıp inceleyelim. İnsanın hayatla, toplumla kurduğu ilişki ile duygular aktarılır, çocuklukta da anne-babayla kurulan ilişki aracılığıyla duygular çocuğa aktarılır, çocuklukta aktarılan duygunun içe alımı çok yoğun ve hızlı olur. Yine çocuklukta ilişkilerle dünyayı içimize alırız, dış tehlike iç tehlikeye dönüşür. İçeri alınan insanın zihni ve duygusuyla biçim değiştirir ve karmaşık hale gelir. İçerisi dışarıya dışarısı içeriye sirayet eder, nasıl mı?
Bir köpekten korkmamız bazen hayatta kalmak içindir, bazen de dürtülerimizi taşıyamadığımız içindir; dürtünün işlenmesi, dönüştürülmesi ve simgeleştirilmesi yeterli düzeyde yapılamamaktadır. İşlenmesi en zor dürtüler saldırganlık ve cinsel dürtülerdir. Kişi bu dürtüleri nasıl kanalize edeceği, nasıl bastıracağı ve nasıl tatmin edeceği meselesiyle bazen bilinçli çoğunlukla bilinçdışı bir şekilde uğraşır. Bu uğraşma süreci hem iyidir, bir iç dünya oluşur, hem kötü, kişi bu süreçle baş edemiyorsa bir takım rahatsızlıklar oluşur; sokağa çıkamaz, yalnız kalamaz, panik-ataklar yaşar, hayat kalitesi düşer, çoğunlukla mutsuz ve huzursuzdur.
Kişi çocuklukta anne-babasının halledemediği psikolojik yükleri alır, onları dönüştürme mücadelesine devam eder, bazen bir terapistle, bazen de hayatın içinde. Ne dedik kaygı işimize çok yarayan bir duygu; öldürmüyoruz, önümüze gelenle yatmıyoruz, babamızla ya da annemizle sevişmiyoruz (çocuk hissettiği duyguları yaşadığını zanneder, yeteri kadar olgunlaşamadıysak bilinçdışı olarak biz yetişkinler de böyle inanabiliriz), her şey yolunda gidiyor(mu?), bazılarımız için evet; sınırları net, yakınlaşmaktan korkmayan, kendi duygu ve dürtülerini taşıyabilen anne-babalarla büyümüş olanlarımız için evet, fakat çoğunlukla böyle olmuyor. Anne-babalar cinsellik gibi, saldırganlık gibi dürtüleriyle baş etmekte zorlandıkları için çocuğa karmaşık mesajlar verirler ve çocuk bunlarla ne yapacağını bilemez halde bir iç dünya oluşturur, kendi dürtüleri ve anne-babadan gelen tutarsız mesajlarla büyür. İlerleyen yıllarda bu iç dünyadaki karmaşa kendini panik atak, obsesif-compulsif bozukluk, sınav kaygısı, fobiler, sosyal fobi bir çok kaygı bozukluğuyla kendini gösterir ve bu belirtilerle ancak kendine bir denge kurar, fakat bu denge çok kırılgan, kişinin sosyal hayatını ve iç huzurunu bozucu bir dengedir, yani astarı yüzünden pahalıdır.
Günümüzde sosyal medya-görsel medya gibi iletişim araçları dürtülerin direk doyulabilir olduğu mesajını bize verir; öldürmeyi, ölümü, cinselliği çıplak, işlemeden karşımıza çıkarır. İçimizdekini dışarıda buluruz, dışarıdakini içimizde, sınırlarımızda iyi yapılanmadıysa kim kimle sevişti, kim kimi öldürdü birbirine geçer. İyi yapılanmamış bir iç dünya dışarıdan gelen uyarıcıların etkilerine diğerlerine göre daha açıktır. Güncel tetikleyicilerle birlikte maruz kalınan dürtüsel baskıyla zihin karışır ve bu yoğun baskıdan uzaklaşmak için kişi ya eyleme geçer ya da bastırmak için yollar arar; nedenini bilmediği köpek korkusu olur, dışarı çıkmaktan veya yalnız kalmaktan korkar, ortada bir sebep yokken panik ataklar yaşar. Fakat, bastırma süreci başarılı ve sağlıklıysa üretkenlik, yaratıcılık ve işlevsellikle kendini gösterir.
Çağı yaşıyoruz, anne-babalarımızı seçemiyoruz, tek seçenek kalıyor ruhsal özgürlük; farkında ve seçici olarak dünyaya uyum sağlamak, anı yaşamaktan geri durmamak, geçmişi anılara bırakıp geleceği yapılandırmak.
Sevgi ve huzurla kalın.