Tag Arşiv iyileşme

ileGülderen Kılıç

AİLE DİZİMİ

      AİLE DİZİMİ: BAĞLANMA-TRAVMA-TRAVMANIN NESİLDEN NESİLE AKTARIMI

 Bağlanma

Bebekler doğumdan itibaren annelerine onların sevgi ve bakımına bağımlıdır. Aynı zamanda içine doğdukları insan topluluklarına da bağımlıdır. Yeni doğan çocuk tüm gücünü ve duyularını kullanarak annesine yönelir, fiziksel duygusal ve ruhsal gelişiminin kaynağı annesidir, anne-çocuk ilişkisine olumlu bir şekilde ve kolayca uyum sağlama yeteneği doğamızın doğal bir parçasıdır. Anne aracılığıyla çocuk kendini deneyimlemeye başlar. Her insan için anneye bağlanma, ruhsal örüntünün temelidir. Anneyle temelleri atılan kişilerarası bağlanma çok büyük oranda duygusaldır.

Anneler için şartlar ne kadar iyiyse, çocuklar için de o kadar iyi olacaktır, anne çocukken ne kadar çok sevgi almışsa, içinde yaşadığı toplulukça -oradaki tüm kadınlar ve erkeklerce- ne kadar çok desteklenmişse o kadar iyi durumda olacaktır. Eğer anne çocuklukta sevgisiz büyümüş hale o ihtiyaçlarını karşılayacağı insanlar arasında değilse bunun yarattığı ruhsal ve duygusal dünyasını çocuğa aktaracaktır. Bu yüzden de neredeyse her ruhsal problem erken gelişimsel dönemdeki anne-çocuk ilişkisiyle başlar ve devam eder.

Travma

Travma sözcüğü yaralanma anlamına gelir. Bu anlamıyla, tıp alanında kemik ya da doku hasarlarını içeren fiziksel yaralanmaları tarif etmek için kullanılır. Ruhsal ve duygusal alanda ise; algılama, hissetme, düşünme, hafıza ya da hayal kurma gibi süreçler belli dönemlerde ya da uzun vadede belirgin derecede kısıtlanmışsa ve normal olarak işlev görmüyorsa, ruhsal bir yaralanmadan, travmadan  söz edilebilir.

Ruhsal travma, özel bir duruma bağlı tehdit edici faktörler ile kişinin baş etme yeteneği arasındaki tutarsızlığın yarattığı; çaresizlik ve başkalarının, olayların merhametine kalmış olma duygularının eşlik ettiği, buna bağlı olarak kendine ve dünyaya dair algılamada kalıcı şok yaratan kritik deneyimdir.

Travmatik durumdan uzaklaşamıyorsa kişi travmadan kurtulmanın tek yolu vardır, bu da yaşadıklarını bilinçten ayırarak dondurmaktır.  Travmanın duygusu kişinin, bedensel, zihinsel ve ruhsal olarak taşıma kapasitesinin  çok üstünde olduğundan kişi yaşadıklarını dondurarak ve bilinçten ayırarak hayatta kalma stratejisi geliştirir.

Süreğen bir travma söz konusuysa, mesela istismar veya işkence durumlarında, kişisel kimliğin parçalanması gitgide daha otomatik hale gelir. Kişiliğin yalnızca belli bir bölümü bütün kalır ve travmaya dayanır, kişiliğin diğer parçalarıysa geri çekilir. Bu parçalanma sürecinde; algı bloke olur, kişi kendini bir sis bulutundaymış gibi deneyimler, duygular dondurulur, kişi uyuşur, soğuk ve duygusuz hale gelir, bedensiz bilinç durumu oluşur,  kişi sanki bedeninden ayrılmış da olayı dışarıdan izliyormuş gibi yaşar bazen de alt kişiliklere ayrılma görülür.

Travmanın Nesilden Nesile Aktarımı

Travmatik etkiler sadece asıl kurbanla sınırlı kalmaz, çünkü yaşadığımız bir travma içsel olarak gerçekleşir ve ilişki sistemlerimizi hem sosyal hem de kişisel alanda etkiler. Ne var ki durum bununla da kalmaz, ilk travmayı yaşayan kişi ölmüş bile olsa, travma, ilişki sistemlerini etkiler. Ruhsal ve duygusal bağlanma aracılığıyla travmatik deneyimler bir nesilden ötekine aktarılır ve bu şekilde çocuklar ebeveynlerinin travmalarının içine çekilir ve onlardan etkilenir. Travmatik bir olayın kişide yarattığı değişikler , kişinin anne ya babalık ilişkileri üzerinden çocuklara uzanır, bu ruhsal ve duygusal bağlanma süreciyle olur, bir ailenin yaraları nesilden nesile geçer ve sonraki kuşaklar tarafından miras alınır.

  Travmaya maruz kalmış ebeveynler; kaygılarını, negatif duygularını çocuklarına aktarırlar, çocuklarının kendilerini rahatlatmasına, kötü duygularından kurtarmalarına ihtiyaç duyarlar. Çocuklarına yönelik sevgi duyguları felce uğramıştır ve çocuklarının ihtiyaçlarına yönelik içgörüleri de yetersizdir.

Travmatize ebeveynler, bilinçdışı bir şekilde kendi yaşadıklarını çocuklarına aktarır, çocuklar da bilinçdışı bir şekilde ebeveynlerinin yazgısıyla kendilerini özdeşleştirirler. O zaman da çocuk iki çatışan gerçeklik yaşar; kendi gündelik yaşam deneyimi ve anne babasının geçmişte yaşadıkları, sonuç olarak da çocuk kısmi bir kimlik, bilinç bulanıklığı ya da parçalanmış bir kimlik duygusu yaşar.

Travmatik deneyimler, insanları gerektiği gibi duygusal bağlar oluşturmakta aciz hale getirebilir; insanlar öyle ya da böyle ilişki kurabilirler ama gerçek bir bağ oluşturamazlar. Böyle bir kişi ebeveyn olduğunda, kendi benliğinden bölünüp ayrılmış travmatik duygularıyla herhangi bir yüzleşme yaşamaktan kendini koruma ihtiyacı, onu kendi çocuklarına karşı sevgi duymaktan aciz kılar. Kendi travmasının neden olduğu hissizleşmenin bir sonucu olarak çocuğuna karşı herhangi bir olumlu duygu da hissedemez.

Anneyle çocuk arasında herhangi bir duygusal alışveriş gerçekleştiğinde  annenin bütün bastırma ve inkar etme çabalarına rağmen kontrol edemediği ve kendine saklayamadığı, travma duyguları da bu iletişime dahil olur. Bağ kurmaya hazır durumda olan çocuk bu noktada annesinin derin korku, öfke, utanç, üzüntü, suçluluk gibi kötü  duygularının baskısına uğrar. Yine de çocuk annenin bu kötü duygularına rağmen, bütün çocuklar gibi annesini sever ve bütün duygularıyla ona tutunur. Böylelikle çocuk, sevgi ve şefkat yerine, annesinin travmasının yarattığı duygusal kaosu kendi içine almış olur.

Aile Dizimi

Aile Dizimi, karmaşık ilişki sistemlerinde ruhsal çatışmaların nasıl ortaya çıktığını ve geliştiğini anlamaya yarayan bir yöntemdir.

Aile dizimi tekniğinin yaratıcısı teolog ve misyoner olan ve sonradan psikoterapi alanına yönelen Bert Hellinger’dir. Hellinger; 70 ve 80’lerde batı terapi dünyasının mevcut kaynaklarıyla eğitim görmüş ve  çalışmıştır. Moreno’nun aile dinamiklerini sahnelediği Psikodrama tekniğinden esinlenerek kendi Aile Dizim Tekniğini geliştirmiştir. Hellinger ailelerdeki bilinçdışı dinamiklerin, travmaların dizimler aracılığıyla keşfedilebileceğini, bilinçli hale gelebileceğini ileri sürer.

 Çocuklar ailelerinin travmatik yüklerini taşımaya çalışırlar, dışlanmış ve unutulmuş olanlar (tecavüze uğramış, ölmüş olanlar, suça bulaşmış, cinayete kurban gitmiş) sonradan doğanlar tarafından bilinçdışı bir şekilde temsil edilirler.  Anne-babalar travmalarını bilinçdışı olarak çocuklarına aktarırlar ve çocuklar yeniden dengeleme girişimiyle travmatik olayların ya tekrarına ya da travmanın duygusunu yaşamaya bilinçdışı olarak zorlanırlar. Aile Dizimi ile çalışmak, kişilerin bu ‘kör’ dengeleme girişimlerinin farkına varmalarına ve böylece onları değiştirmelerine, aile travmalarından ayrışarak özgürleşmelerine yardımcı olur.

Aile Dizimi Yöntemi; bir terapist eşliğinde birbirini tanımayan bir grup içinde uygulanır. Tanışma ve terapistin açıklamalarıyla çalışmaya başlanır, kişilerin hareket yoluyla duygularını ifade etmesi şeklinde gerçekleşir. Katılımcılardan birinin dizimiyle çalışmaya başlanır. Danışan bakmak istediği konuyu, sorunu  söyler ve gruptan temsilciler seçer ve uygulama yapılır, dizimi yapılan kişi bu sahnelemeyi dışarıdan izler. Kendi hayatı ve aile tarihiyle örtüşen yerleri temsilciler aracılığıyla bütün  olarak görür. Kişi iç dinamikleri ve içsel travmasının fotoğrafıyla objektif olarak karşılaşır, terapist eşliğinde travmasıyla yüzleşir, değişim ve dönüşüm için nereden başlayacağı konusunda farkındalık kazanmasıyla çalışma sonlandırılır.

Temsilcileri danışan seçer, çoğu zaman danışan, temsilcileri ya görünüşlerine , kendilerini takdim edişlerine ya da bilinçdışı bir şekilde aldıkları minik sinyallere bağlı olarak temsil edecekleri kişilere benzerliklerine göre seçerler. Tanışma  kişilerin birbirleri hakkında fikir edinmesi açısından önemlidir. Kişiler bilinçdışı bir sezgiyle grupta kendilerine benzer travmatik deneyimleri olanları duyumsayabilir ve bu insanları kendi dizimlerinde temsilci olarak seçerler.

Aile dizimi çalışmalarında temsilciler uygulama sırasında rollerine analitik olarak düşünerek girmezler, temsil ettikleri kişinin ruhsal ve fizyolojik koşullarını anında ve doğrudan algılayıp deneyimlemeye başlarlar ve ona göre hareket ederler.

Temsilci olgusu, İtalyan fizyolog Giacomo Rizzolatti’inin beyin araştırmalarındaki keşfi olan “ayna nöronlar” tarafından doğrulanmaktadır. Bu nöronların, bir eylemi gerçekleştiren kişiyi izleyen kişide de ateşlendiği  gözlenmiştir. Bu nöronlar keşfedilir keşfedilmez, beyin araştırmacıları, bu aynalama ilkesini, diğer önemli ruhsal işlevlerle bağlantılı beyin bölümlerinde de keşfettiler. Ayna nöron hücreleri ile kişinin duygulanım ve hislerinin tıpkı bir uyarıcı gibi, karşısındaki kişinin  duygularını  harekete geçireceği ve o kişinin yaşadığı duyguları karşısındaki kişinin  de yaşamış gibi tepki verebildiğini kanıtlanmıştır.

Teknolojinin ve iletişimin gelişimi ile psikolojik çalışmalarda da kişinin benliği, kişiliği çevresel etkileşimlerle oluşmasının önemi daha da artmış, vurgulanır olmuştu. sadece kişiyle değil kişinin bulunduğu aile, toplum hatta önceki nesillerin de dahil edildiği yöntemlerin daha etkili olduğu gözlenmiştir, beyin araştırmaları da bunu teyit eder gelişmeler sunmaktadır. Bu çalışmaların ve araştırmanın artması ile psikolojik hizmetlerin daha etkili ve daha hızlı sonuç alınacak şekilde gelişeceğini söyleyebiliriz.

ileGülderen Kılıç

Depresyon Kendini Kandıramama Hastalığıdır

Depresyon; kişinin günlük işlerini, sosyal hayatını devam ettiremeyecek yoğunluktaki mutsuzluktan hafif düzeyde keyifsizlik ve isteksizlik şeklinde belirtileri olan ruhsal  yaşantı halidir. Ağır seyreden ve uzun süren durumu hastalık olarak tanımlanıp tedavi ihtiyacı görülmektedir.

Depresyon gerekli midir?

İnsanın üzülmesi, hayal kırıklığı yaşaması, reddedilmesi, kayıp yaşaması, engellenmesi, isteğini elde edememesi gibi durumların insanda yarattığı duygu hali depresyon skalasında bir yer alır.

Depresyona bakış çoğunlukla negatiftir, kurtulmak için her şey yapılır. Bireyin tüm güçlü olma fantazisi ile sistemin işe yarar olma beklentisi, bu insanı derinleştiren, olgunlaştıran, kendini, ötekini anlama, hissetme, görme kapasitesini arttıran süreci yaşamasına izin vermez.

Çılgınca alış-verişler, hiç bitmeyen tatiller, aşırı yeme, seks, alkol ve maddeye yönelme, kontrolsüz antidepresan ya da diğer rahatlatıcı ilaçlara başvurma acı duygusuna karşı güçlü savunmalardır. Günlük yaşam içinde kişi bunların hafif düzeyini negatif duygulardan kaçmak için kullanır, kaçtıkça duygu artar, depresyon denen yoğun, elini kolunu bağlayan duygu seli kişiyi esir alır. Kişi hala bu duyguları inkar etmeye çalışıyorsa yıkıcı eylemler görülebilir; intihar, cinayet, cinsel kötüye kullanma ya da buna maruz kalma, madde kullanımı gibi kendi hayatına ve çevresinin hayatına zarar verici eylemler boyutuna varabilir.

Kötü dediğimiz, bize acı veren duygulardan kaçışımız yoktur, sadece biraz zaman kazanabiliriz ya da bu duyguları yaşamaktansa yıkıcı eylemler içinde kayboluruz.

Ruhsal gelişimde  depresif dönem olur mu?

Psikanalitik kurama göre evet. Çocuğun gelişiminde depresif dönem adı altında gelişimsel bir dönem vardır. Bu dönem bir yaşla üç yaş civarındadır, çocuğun bedensel ve zihinsel gelişimiyle birlikte dünyanın, kişilerin  sınırlarını ve sınırlılıklarını algısal olarak keşfettiği ve ruhsal olarak da bunu sindirmeye çalıştığı adaptasyon dönemidir ve bu dönem her çocuk için olgunlaştırıcıdır. Gerçekliğin ve gerçekliğin sınırlarının, engellerinin farkedildiği bir dönemdir. Anne-babanın ruhsal olgunluğu, gerçeklikle ilişkisi çocuğun bu dönemi nasıl geçireceğinin de belirleyicisidir.

Neden depresif duygulara; üzüntü, yas, kayıp duygulara dayanamadığımız bir önceki dönemde neler olduğuyla da alakalıdır. Depresif dönemin öncesindeki dönem bir yaş civarına kadar süren şizoid-paronoid dönemdir. Bu dönem; çocuğun kendini yetişkinin bir uzantısı gibi yaşadığı, benliğinin henüz oluşmadığı, duygularını dışa attığı, dışarıyı da tehdit algıladığı yani henüz gerçekliği bilmediği bir dönemdir. Negatif bir bakış öldürme gibi algılanabilir, duyguyu eylem olacakmış gibi tepki verilebilir. Çocuk dünya karşısında yabancı ve deneyimsizdir, bu dönem gelişimsel olarak sağlıklı olup bebek hayatta kalma içgüdüsü tarafından yönlendirilir. 

Paranoid döneme; dış dünyanın da iç dünyanın da tüm güçlü olduğunu zannedildiği, sınırın olmadığı, bazen dışarısı kendisi, bazen de içerisinin dışarısı olduğu, kişileri ve kendini bütün algılayamadığı, ya kötü ya iyi olarak böldüğü, büyüteç altında yaşanıyor gibi algılanan bir dönemdir diyebiliriz. Her şeyin garip, büyük olduğu, sınırların kaybolduğu bir deneyim halidir. Bu görüntülerin nasıl değişeceği, nasıl bir ruhsal yapıya evrileceği, anne-babanın dünyayı, kendini nasıl algılayıp çocuğu nasıl gördüğüne göre farklılaşacaktır.

Az zararla bu dönemi tamamlarsak yavaşça depresif döneme geçeriz. Yani gördüklerimizin şekli, yoğunluğu, biçimi, varlığı değişmeye başlar, insanlar fark edilir. İçerisi-dışarısı, ben ve öteki ayrımı başalar, bu kayıp duygusunu da beraberinde getirir. İnsanlar vardır, iradeleri vardır, hareket ederler, isterlerse gelirler, isterlerse severler, beslenmek için bir şey yapmak da gerekir. O büyülü dünya bozulmuştur, herkes insandır, garip çarpık da olsa büyük olan görüntü kaybolmuştur, bunun yası yaşanır ve adaptasyon başlar. Ayrılığını, tekliğini, sınırları kabulle birlikte kendisi de sorumluluk alır, isteği için çabalar, alış-verişi öğrenir.

Ailenin yapısı davranışlarıyla biçim alacak şekilde esnek olan ruhsal yapı için hayatta kalmak birinci amaçtır. Anne-babanın ruhsallığı nasılsa çocuk onu kopyalayıp öyle hissedip öyle davranır. Çocuk bu yaşlarda dışarıya karşı savunmasızdır, sınırları olmayan bir varlıktır ve insan olması diğerlerinin varlığına bağlıdır, bunu deneyimle keşfeden insan canlısının en önemli becerisi uyumdur. Uyum becerisi sayesinde bebek, önce aile sistemini çözmek için beynini kullanmış ve yaratıcılığını geliştirmiş, daha sonra da insan, medeniyet ve teknolojiyi yaratmış, yaratmaya devam etmektedir.

Depresif dönemden çok  paranoid dönemin özelliklerinin günümüz insan ruhsallığında baskın olduğu görülmektedir, narsistik dediğimiz tüm güçlü, zıddı tüm güçsüz olduğu dönemin motivasyonuyla hareket etmektedir.

 Zamanın hiç mi suçu yok?

İnsan davranışlarında gelişimsel olarak medeniyetle birlikte ilerleme beklenirken daha ilkel savunmalarla (inkar, bölme, eyleme vurma gibi) hareket ettiği gözlemlenmektedir. Anti-depresanlar çok yaygın kullanılmakta, alışverişler yapılmakta, keyif verecek şeylerin adeta tutsağı olunmaktadır. Kişiler için haz hayatta kalmayla eş anlamlı olmuş,  acı o kadar katlanılmaz hale gelmiştir ki, ölmek ve öldürmek o duyguyu hissetmekten daha kolay olmuştur.

Bu sürecin bir nedeni de insanın kuşakların acısını, travmasını  da taşıyamaz hale gelmesidir. Nasıl mı? Kaç kuşaktır insanın var olmak için verdiği savaşlar, acılar, kayıplar, korkular kuşaktan kuşağa aktarılıp bugüne gelmiş ve bu yük belki de insanlığı yormuş ve insanın gücünü aşıyor olabilir. Bir yandan da insan bu yükü taşımamanın yolları peşinde, kaçış aramaktadır, bu kaçış yolları sonunu getirecek bile olsa.

İnsan tarihin arasında kendini kaybetmiş ya da tarihe sırtını dönmek istiyor olabilir, bu yüzden de kendi acısına dayanamıyor, acıdan kaçıyor, haz arıyor olabilir. Fakat kendi acısından kaçtığı sürece de hem kendi hayatı hem de gelecek kuşakların hayatı olumsuz etkilenecektir.

Psikologlar, sosyologlar günümüz insanının yapısını iyi analiz etmeli ve kitleleri bilinçlendirmelidir. Bu hiç kolay olmayacaktır. Çünkü; kitlelere ulaşma hızları bir görüntünün ulaşma hızından çok daha düşük olacaktır. Bilginin karmaşıklığını içselleştirmek, zaman, emek, düşünmek gerektirecektir, fakat bir görüntü, bir kaza, bir ölüm, cinayet, seksi bir figür insan beynini daha hızlı ve yoğun ateşleyeceği için düşünme gibi üst işlevleri bloke edecek, kişi bu yoğun duyguların esiri olarak sürüklenecektir; cinayet, tecavüz gibi kontrolü dışında eylemlerde bulunacak ve yaptığı bu eylemler sorulduğunda mantıklı bir açıklama yapamayacaktır.

Tüketim,  kitle iletişim araçları, teknoloji, sosyal medya derken uyaran bombardımanı altında kendini koruyamayan insan benliğinin parçalanmaması için tüm güçlülüğe sığınmış durumda. Zayıflığını, ötekine ihtiyacı, kaybı hatırlatan her şeyden kaçmakta, kaçmaya zorlanmaktadır, arabanın hızına yetişmek zorundadır hayatta kalma stratejileridir bütün bunlar, bilinçdışımız tekrar yapılanmaktadır.

Psikolojik baktığımızda gelişimsel olarak daha geride sayılan paranoid-sizoid döneme ait olan tüm güçlü olarak hayatta kalma fantezisiyle hareket ediyorsak, ki; acıdan kaçışımız, gerçekliği reddeşimiz, iyi ve kötüyü bölmemiz, tüm güçlü olma yönünde kişisel ve toplumsal olarak yapılanlar düşünüldüğünde  öyle görünüyor, bu yapının ayakta kalması gelişimsel olarak mümkün görünmüyor.  İnsan kendi zayıflığının güce dönüştürme paradoksuna düşmüştür.

İnsanın zayıflığını, gerçeğin, etrafa muhtaçlığın, sınırların kabulünü reddettiğimiz, acıya, üzüntüye, negatif duyguya tahammül edemediğimiz içinse bu yaptıklarımız ruhsallığın bir parçasının inkarı söz konusudur.  Bastırılan, görmezden gelinen şey yok olmaz daha da güçlenir ve organizmaya zarar verir. Bu yüzden üzülebiliyor ve bu duygudan çıkabiliyorsanız, yalnız kalabiliyor, kendinizi dinleyebiliyorsanız, terk edildiğinizde ya da ayrılık yaşadığınızda yas duygusuna dayanabiliyorsanız, kendinizi çok güçlü ve şanslı saymalısınız. Depresyona girmekten de korkmamalısınız, olumsuz duygularınızla barışıksınız ve de benliğiniz hem olumlu hem olumsuz duyguyu barındırabilen bütün bir yapıya sahip demektir.

Depresyon iyidir

Ruhsal gelişim olarak ileri gitmek istiyorsak , sağlıklı olan bu depresif dönemi atlatıp hayatı daha gerçekçi yaşamak, acıya tahammül edebilmek, kendi benliğinin ihtiyacı olan hazzı deneyimlemek, ben ve ötekini ayrıştırıp anlamlı ilişkiler kurabilmek istiyorsak  kendimizden başlayıp, olumsuz duygularımızla barışmak zorundayız.

Öldürmeyen acı güçlendirir demiş Nietzsche.

Hazzı ertelemenin, hazzı durdurmanın, agresyonu bekletmenin, dönüştürmenin verdiği sancılı süreçtir sağlıklı depresif hal, yani insan olmanın yoludur.

Önce mutsuzluğunuzla barışın, sistemin tüketim amaçlı verdiği açık ve örtük mesajlarına karşı uyanık olan, reklamlara dikkat edin (masallardaki hazzı vaad ederek çocuk fantilerimizi harekete geçiren).

Ölümcül acılara düşmemek için, hayatın içindeki küçük acılardan, yoksunluklardan, hayal kırıklıklarından kaçmayın. Mümkünse kötü duyguyu yaşayın, mutlu olmak için çırpınmayın, hele de kötü duygudan kaçmak için rasgele haz peşinde koşmayın, mutsuzsanız mutsuz olun mutluysanız mutlu.

Çöp yığını gibi düşünün bastırdığınız şey ne kadar büyükse patlaması da beklemediğiniz zamanda ve etkisi de bir o kadar büyük olur.

Geçmiş kuşakların davranışlarından siz sorumlu değilsiniz, onların yükünü taşımayın, kendi hayatınız ve davranışlarınızın sorumluluğunu alın.

Depresyona girmek istemiyorsanız küçük depresyonlara girin, depresyonunuz büyükse günlük hayatla, işle baş edemiyorsanız, keyif aldığınız şeyler artık iyi hissetmenize yetmiyorsa, çevrenin, kitapların verdiği tavsiyeler işe yaramıyorsa, uyku, yemek sorunu, öfke patlamaları, ağlama nöbetleri yaşıyorsanız, kendinizle ilgili sürekli olumsuz algınız ve duygunuz varsa, kendinize zarar verme, intihar düşünceleriniz varsa, bunları, bu belirtileri mutlaka ciddiye alın, bir uzmandan yardım alın. Bir insanın başka bir insandan yardım alması oldukça doğaldır. Antidepresan belki bir iki gün içinde sizin iyi hissetmenizi sağlayacaktır, çok kolay ve ucuz da  olacaktır, fakat bir uzmanla -ilaç da kullanacak olsanız- iletişime geçin.

Kalıcı iyileşme sağlıklı, bilinçli bir iletişimle gerçekleşir.

Beyniniz, ruhunuzun değerini bilin ve onun sesini dinleyin, doğru çözüm için sizi o yönlendirecektir.

Size iyi geleni yine en iyi siz bilebilirsiniz, yeter ki kendinizi duymaya açık olun.