Tag Arşiv kaygı

ileGülderen Kılıç

nevrotik kişilik

Psikanalizin kurucusu Freud; nevroz, nevrotik kavramlarını belli semptomları gösteren psikolojik rahatsızlıklar için kullanmış, bu kavramla birlikte kuramını geliştirmiştir. Kuramsal ve bilimsel gelişmeler sonucunda pek çok yeni psikolojik olgu, hastalık tanımlanmasıyla birlikte ruh sağlığı alanında nevrotik kavramının etkisi azalmıştır, fakat kavram yine de günümüzde güncelliğini korumaya devam etmektedir. Nevrotik tanısı o dönemler hastalığın şiddetini vurgularken şimdilerde daha hafif düzey patolojiyi, üst düzey kişilik örgütlenmesini tanımlamaktadır; nevrotik yapılanmanın özelliklerine sahip bireyler toplum içinde var olabilen, ego gücü yüksek, gerçeklik algısı nispeten iyi, yaratıcılığı ve üretkenliği devam eden bireylerdir. Nevrotik yapıdaki bireylerin terapiye yönelmeleri; yoğun kaygıya bağlı semptomların artması, kayıp, yas, ayrılık ya da büyük felaketler karşısında egolarının zayıflaması sonucudur, terapide güven ilişkisi kurulduktan sonra uyumlu ve iyileşmeye karşı motivasyonları yüksek görünürler fakat içsel farkındalık ve değişim için sorumluluk almakta zorlanabilirler, terapistle danışan arasında kurulan sağlıklı ilişki bu zorlukların aşılmasını kolaylaştırır. Terapilerinde bir çok farklı yöntemin kullanılmasına açık danışanalardır; Bilişsel-Davranışçı Terapi, Psikodinamik Terapi, Psikanaliz, Beyin Temelli Yaklaşım, EMDR, EFT, Aile Dizimi gibi yöntem ve teknikler kullanılabilir.

ileGülderen Kılıç

İnsanın Dayanılmaz Kaygısı

Kaygı insanlık kadar eski bir duygudur. Eski çağlarda yaşamış insanlar, mağara duvarlarına çizdikleri resimlerle yaşadıkları korku ve kaygıyı bize yansıtırlar; bu resimlerde bir tehdit (mesela bir hayvan figürü), ölüm riski ve kaçan insan figürleri görürüz. Kaygının ölümle bir ilişkisi olduğunu söyleyebiliriz, fakat bu ilişki insanda nasıl gözlemlenir ve nelere yol açar ya da herkeste niye aynı biçim ve yoğunlukta olmaz?
“Kaygı ölüme meydan okuyuştur” desem, kişiyi güçsüz bırakan bir duyguyu meydan okumayla birlikte düşünmek saçma görünebilir. Ancak hayatta kalmak için tehlikeyi öngörmemizi ve tehlikeden kaçmamızı bu duygu sağlıyor olabilir mi? Hatta daha ileri gidip kaygı olmasaydı bugünkü medeniyet de olmazdı diyebiliriz. Hayatta kalma güdüsü-ölüm arasındaki çatışmadan doğan kaygı, ölümü yenmek için çabalarken uzaya gitmemize, teknolojinin hızla gelişmesine neden olmuştur. İyi mi kötü mü olduğu başka bir tartışmanın konusudur.
Dünyayla kurduğumuz ilişkinin kuşaktan kuşağa aktarıldığını düşünürsek bu kaygıdan kurtulmamız zor görünüyor, o zaman biz de açıp inceleyelim. İnsanın hayatla, toplumla kurduğu ilişki ile duygular aktarılır, çocuklukta da anne-babayla kurulan ilişki aracılığıyla duygular çocuğa aktarılır, çocuklukta aktarılan duygunun içe alımı çok yoğun ve hızlı olur. Yine çocuklukta ilişkilerle dünyayı içimize alırız, dış tehlike iç tehlikeye dönüşür. İçeri alınan insanın zihni ve duygusuyla biçim değiştirir ve karmaşık hale gelir. İçerisi dışarıya dışarısı içeriye sirayet eder, nasıl mı?
Bir köpekten korkmamız bazen hayatta kalmak içindir, bazen de dürtülerimizi taşıyamadığımız içindir; dürtünün işlenmesi, dönüştürülmesi ve simgeleştirilmesi yeterli düzeyde yapılamamaktadır. İşlenmesi en zor dürtüler saldırganlık ve cinsel dürtülerdir. Kişi bu dürtüleri nasıl kanalize edeceği, nasıl bastıracağı ve nasıl tatmin edeceği meselesiyle bazen bilinçli çoğunlukla bilinçdışı bir şekilde uğraşır. Bu uğraşma süreci hem iyidir, bir iç dünya oluşur, hem kötü, kişi bu süreçle baş edemiyorsa bir takım rahatsızlıklar oluşur; sokağa çıkamaz, yalnız kalamaz, panik-ataklar yaşar, hayat kalitesi düşer, çoğunlukla mutsuz ve huzursuzdur.
Kişi çocuklukta anne-babasının halledemediği psikolojik yükleri alır, onları dönüştürme mücadelesine devam eder, bazen bir terapistle, bazen de hayatın içinde. Ne dedik kaygı işimize çok yarayan bir duygu; öldürmüyoruz, önümüze gelenle yatmıyoruz, babamızla ya da annemizle sevişmiyoruz (çocuk hissettiği duyguları yaşadığını zanneder, yeteri kadar olgunlaşamadıysak bilinçdışı olarak biz yetişkinler de böyle inanabiliriz), her şey yolunda gidiyor(mu?), bazılarımız için evet; sınırları net, yakınlaşmaktan korkmayan, kendi duygu ve dürtülerini taşıyabilen anne-babalarla büyümüş olanlarımız için evet, fakat çoğunlukla böyle olmuyor. Anne-babalar cinsellik gibi, saldırganlık gibi dürtüleriyle baş etmekte zorlandıkları için çocuğa karmaşık mesajlar verirler ve çocuk bunlarla ne yapacağını bilemez halde bir iç dünya oluşturur, kendi dürtüleri ve anne-babadan gelen tutarsız mesajlarla büyür. İlerleyen yıllarda bu iç dünyadaki karmaşa kendini panik atak, obsesif-compulsif bozukluk, sınav kaygısı, fobiler, sosyal fobi bir çok kaygı bozukluğuyla kendini gösterir ve bu belirtilerle ancak kendine bir denge kurar, fakat bu denge çok kırılgan, kişinin sosyal hayatını ve iç huzurunu bozucu bir dengedir, yani astarı yüzünden pahalıdır.
Günümüzde sosyal medya-görsel medya gibi iletişim araçları dürtülerin direk doyulabilir olduğu mesajını bize verir; öldürmeyi, ölümü, cinselliği çıplak, işlemeden karşımıza çıkarır. İçimizdekini dışarıda buluruz, dışarıdakini içimizde, sınırlarımızda iyi yapılanmadıysa kim kimle sevişti, kim kimi öldürdü birbirine geçer. İyi yapılanmamış bir iç dünya dışarıdan gelen uyarıcıların etkilerine diğerlerine göre daha açıktır. Güncel tetikleyicilerle birlikte maruz kalınan dürtüsel baskıyla zihin karışır ve bu yoğun baskıdan uzaklaşmak için kişi ya eyleme geçer ya da bastırmak için yollar arar; nedenini bilmediği köpek korkusu olur, dışarı çıkmaktan veya yalnız kalmaktan korkar, ortada bir sebep yokken panik ataklar yaşar. Fakat, bastırma süreci başarılı ve sağlıklıysa üretkenlik, yaratıcılık ve işlevsellikle kendini gösterir.
Çağı yaşıyoruz, anne-babalarımızı seçemiyoruz, tek seçenek kalıyor ruhsal özgürlük; farkında ve seçici olarak dünyaya uyum sağlamak, anı yaşamaktan geri durmamak, geçmişi anılara bırakıp geleceği yapılandırmak.
Sevgi ve huzurla kalın.